Nokta Dergisi

Nokta Dergisi

  • Ortopedik Rahatsızlıklar ve Beslenme İlişkisi
    Ortopedik Rahatsızlıklar ve Beslenme İlişkisi
  • Uykunun Katili; Uyku Apnesi ve Horlama
    Uykunun Katili; Uyku Apnesi ve Horlama
  • Kemik Sağlığı İle Kalsiyum Arasındaki İlişki
    Kemik Sağlığı İle Kalsiyum Arasındaki İlişki
  • Multiple Skleroz (MS)
    Multiple Skleroz (MS)
  • Fitoterapi
    Fitoterapi
  • Cilt ve Saç Sağlığı
    Cilt ve Saç Sağlığı
  • Artrit, Osteoporoz ve Öbür Kemik ve Eklem Sorunları
    Artrit, Osteoporoz ve Öbür Kemik ve Eklem Sorunları
  • Grip ve Enfeksiyonlardan Korunmada Beslenme
    Grip ve Enfeksiyonlardan Korunmada Beslenme
  • Yeme Bozuklukları
    Yeme Bozuklukları
  • Neden Mucize Diyet Yoktur
    Neden Mucize Diyet Yoktur
  • Migren ve Migrene Bağlı Baş Ağrıları
    Migren ve Migrene Bağlı Baş Ağrıları
  • Kalp - Damar Hastalıkları
    Kalp - Damar Hastalıkları
  • Hamilelikte Vitamin Kullanımı ve Su Alımı
    Hamilelikte Vitamin Kullanımı ve Su Alımı
  • Fast Food Beslenmenin Hayatımızdaki Yeri
    Fast Food Beslenmenin Hayatımızdaki Yeri
  • Alerjiler
    Alerjiler

Ortopedik Rahatsızlıklar ve Beslenme İlişkisi

İnsan omurgası, kafatasının alt kısmından kuyruk sokumunun bitimine kadar, toplam 33 adet omurdan ve aralarındaki disk denilen kıkırdaklardan oluşmaktadır. Yan taraftan bakıldığında boyun, sırt ve bel bölgesinin omurgada S harfine benzeyen bir şekil meydana getirdiği gözlenmektedir. Ortopedik rahatsızlıklarda en sıklıkla karşılaşılan boyun fıtığı ve bel fıtığı rahatsızlıklarıdır.

Boyun Fıtığı

Boyun, 7 adet omurdan ve aralarındaki disklerden oluşmaktadır. Boyun fıtığı; boyun omurları arasında bulunan kıkırdağın iki omur arasında yer değiştirmesi( öne, yana veya arkaya doğru ) sonucu kola gelen sinirlere ve omuriliğe baskı yapmasıyla ortaya çıkan hastalıktır. Sıklıkla görülen bir durumdur. Boyun fıtığında, boyun ağrısı ile birlikte ya da tek başına kol ağrısı da görülebilmektedir. Hatta, arkada kürek kemiği alt hizasına, önde göğse vuran ağrılar oluşabilmektedir. Tedavi; hastanın eğitimi, ilaç tedavisi, istirahat, fizik tedavi ve egzersizden oluşmaktadır. Boyun fıtığı geçirenlerin rahatça yapabilecekleri sporların başında yürüme ve yüzme gelmektedir.

Boyun fıtığı ve diğer boyun rahatsızlıklarının en önemli belirtileri şunlardır;

• Baş ağrısı ve baş dönmesi,
• Halsizlik,
• Yorgunluk,
• Sinirlilik hali,
• Sık sık oynayan tansiyon,
• Kulakta çınlama ve uğultular,
• Kollarda uyuşma ve karıncalanma,
• Gaz ve şişkinlik gibi durumlar.

Bel fıtığı

Bel bölgesi omurganın en aşağı bölgesindedir ve 5 adet omur ile aralarındaki disklerden meydana gelmektedir. Bel fıtığı; bel omurlarının arasındaki kıkırdağın aşırı zorlama nedeniyle yerinden kayarak bacaklara gelen sinirlere ve omuriliğe baskı yapması sonucu oluşan bir hastalıktır. Bel fıtığı 2 bölüme ayrılmaktadır; başlangıç halindeki bel fıtığı ve ilerlemiş bel fıtığı. Başlangıç halindeki bel fıtığında, omuriliğe veya bacaklara gelen sinirlere hafif baskı söz konusudur. Bel ağrısının yanısıra tek taraflı veya çift taraflı bacaklara vuran ağrılar olabilmektedir. Ayaklarda kuvvet kaybı, refleks kaybı söz konusu değildir. İlerlemiş bel fıtığında; hastanın bacağına gelen sinire baskıda artış söz konusudur ve ayakta kuvvet kaybı, refleks kaybı, hissizlik gibi bulgular mevcuttur.

Bel sağlığı açısından önerilenler;

• Aşırı kilodan sakınılması,
• Birden öne doğru eğilerek ağır yük kaldırılmaması,
• Dik oturmayın. Uzun süreli oturmak gerektiğinde hafifçe uzanıp, belinizin arkasına bir yastık yerleştirilmesi,
• Oturarak çalışan kişiler arada sırada kalkıp dolaşmalıdır, çünkü otururken vücudunuza binen ağırlık ayakta çalışırkenden %80 daha fazladır,
• Sert yatakların tercih edilmesidir.

Beslenme ilişkisi

Kalsiyum; kemik sağlığımızı gösteren mineraldir, görevleri arasında kemik ve dişlerin güçlenmesi; kasların kasılma ve gevşemesinde, kalp işlevlerinin, kan pıhtılaşma mekanizmasının, sinir iletiminin, çeşitli hormon ve enzimlerin salgılanmalarının düzenlenmesinde yer almaktadır. Düzenli kalsiyum alımı; kan kolesterol düzeyi ve LDL ( düşük yoğunluklu lipoprotein ) düzeyini normal aralıklarda tutmaya yardımcı olmaktadır. Bunun yanı sıra kan basıncının düzenlenmesinde ve enfeksiyonlara karşı vücudun direncinin yükselmesinde rol oynar.

Besinlerle alınan kalsiyumun emilimini olumsuz etkileyen birçok faktör vardır; sigara kullanımı, aşırı alkol alımı, çay-kahve ve kola gibi kafein içeren içecekler ve yüksek oranda tuz kullanımı ve bunun yanı sıra belirli hastalıklar ( şeker hastalığı ve hormon salgı bezlerinin çalışmasında aksaklıklar ) gelmektedir. Kalsiyumun en fazla bulunduğu besinler; süt ve süt ürünleri ( özellikle yağ oranı düşürülmüş olanlar ), koyu yeşil yapraklı sebzeler, kahvaltılık gevreklerde, fındık, bademdir.

Kalsiyum minerali yanı sıra D vitamini de vücut sağlığı açısından önemlidir. D vitamini kalsiyum emilimi ve depolanmasında son derece etkilidir. Güneş ışığındaki 15 dakika geçirilen zaman ciltte D vitamini sentezinin gerçekleştirilmesinde etkilidir. Deriden iç dokulara geçen D vitamini, böbreklerde aktif hale getirildikten sonra, vücuttaki kalsiyum dengesinin korunması ve kalsiyumun barsaklardan emiliminde yardımcı olmak üzere çalışır. Balık ve deniz ürünleri zengin birer D vitamini kaynağı olan besinlerdir.

Magnezyum; İskelet ve sindirim sistemindeki adalelerin kasıldıktan sonraki gevşemeleri görevini yerine getiren mineraldir. İnsan vücudundaki magnezyumun % 65 i kemik ve dişlerde geri kalan % 35 kan, doku ve diğer vücut sıvılarında yer almaktadır. Beyin ve kalpte diğer dokulardan daha yoğun olarak bulunmaktadır. Asitli ortam magnezyum emilimini arttırdığı için özellikle öğün aralarında veya gece yatarken alınması tercih edilmelidir. Aşırı yağlı yiyecekler ve alkol alımı magnezyum emilimini olumsuz yönde etkilemektedir. Magnezyum eksikliğinde sinirlilik, kas krampları ve kasılmaları, kalp ritminde bozulmalar, uyumsuzluk, iştah kaybı, depresyon, , solukluk, uyuşukluk, koroner spazm gibi belirtiler görülebilmektedir. Özellikle yeşil yapraklı sebzelerde yüksek oranda bulunmaktadır. Bunun yanı sıra ceviz - fındık gibi kuruyemişlerde, soya fasulyesi ve tohumlarda da bulunmaktadır.

Aşırı alkol alımı, kalsiyum dengesini sağlayan hormonları etkileyerek kemiklerde hasar yapıcı etkide bulunabilmektedir. Bu nedenle alkol alımının kısıtlanması önemlidir.

Sigara kullanımıda diğer bir faktördür. Birçok yapılan araştırmada sigara içenlerde kalsiyum emiliminde azalmalar olduğu gözlenmiştir. Sigara içen kadınlarda osteoporoza bağlı kırıklar 1.5- 2.5 kat daha fazladır. Yapılan bir araştırmada erkeklerde 1 yıl sigara içiminin kalça kırık riskini %1 arttırdığı gösterilmiştir. Bu nedenle sigara kullanılmamalıdır.


Kaynak:  Nokta Dergisi

Uykunun Katili; Uyku Apnesi ve Horlama

Aslında herkesin herhangi bir zamanda uyku problemi olur. Bunun için pek çok neden bulunmaktadır. Uykusuzluk en az üç hafta süren uykuya başlama ve devam etmede güçlük olarak tanımlanmıştır. Bir ya da iki gece bozulan uyku, uykusuzluk kavramına uymaz. Aynı zamanda gün boyunca yorulmadıysanız, ne kadar kötü uyuduğunuzu düşünürseniz düşünün uykusuzluk yakınmanız yoktur. Böyle bir durum bile zaman zaman uyuma probleminin olmadığı anlamına gelmemektedir ve bozuk bir uykunun sıkıntısını bilmek için uykusuzluk çekiyor olmanız gerekmez.

Genç kişilerin yaşlılardan daha az uyku problemi var gibi görünmektedir. Buna karşın yukarıda belirtildiği gibi bunun yaşlandıkça uyku paternlerinizde meydana gelen değişiklikle ilgisi olabilir. 20 li yaşlarında her 10 kişiden biri uyku problemi olduğundan yakınırken yetmişli yaşlardaki kişilerin 3 te biri şikayet etmektedir.

Kötü uykunun nedenlerini ; endişe ,stres ve anksiyete ,bazı ilaçlar, aşırı alkol, aşırı kafein kullanımı, rahatsız yatakta yatma,ağrı ,depresyon, horlama ve uyku apnesi gibi durumlar oluşturmaktadır.

Ağız ve burun arkasındaki hava yolunda darlık olduğunda ortaya çıkan gürültü biçiminde ki sese horlama denir. Dilin arkası ve yumuşak damak ve küçük dilin olduğu kısmın genizle birleştiği bölge kendiliğinden daralabilen bir bölgedir. Bunlar birbirleri üstüne geldiğinde solunumla birlikte titreşmekte ve horlama ortaya çıkmaktadır. Horlayan biri aşağıdaki problemlerden en az birine sahiptir.

Dil ve boğaz kasları gerginliği azalmıştır. Gevşek kaslar sırt üstü yatınca dilin boğaz arkasına doğru kaymasına engel olamaz. Bu olay alkol ya da ilaç alarak gevşemiş birinin uykusunda kas kontrolünün kaybolması ile ortaya çıkar. Bazı insanlarda uykunun derin fazında gevşemeye bağlı olarak yine horlama görülebilmektedir.

Boğazdaki dokuların aşırı büyük olması. Büyük bademcik ve geniz eti çocuklarda en sık rastlanan horlama nedenidir. Şişman insanlarda kalın boyun dokusu sebep olarak gösterilir. Kist ve tümörlerde nadir olarak bu yolla horlama yapabilmektedir.

Yumuşak damak ve küçük dilin aşırı sarkık ve uzun olması boğaza doğru hava yolunu daraltır. Hava yoluna sarktığı için bir valv gibi horlamaya neden olur. Burun tıkanıklığı olan kişi havayı almak için genizde aşırı vakum yaratır. Bu vakum boğazda kollabe olabilen dokuları hava yoluna doğru çeker. Böylelikle burun açık iken horlamayan kişide horlama görülmeye başlar. Bu durum neden bazı insanların sadece allerjik dönemlerde veya grip, sinüzit olduğu zamanlarda horladığını izah etmektedir. Burun deformasyonları bu tip burun tıkanıklığı nedenleri olarak bilinir. Deviasyon burun orta bölmesinin yan taraflara taşması olarak tanımlanır. Burun içi deformasyonları içinde en sık rastlanılanıdır.

Dinlenilmeden geçirilen geceler vardır. Aşırı horlayan kişilerde yüksek tansiyon horlamayan kişilere göre daha sık görülür. Horlamanın en ağır formu “tıkayıcı tipte horlama hastalığıdır.” “Uyku apnesi” diye bilinen bu hastalıkta şiddetli horlama nefessiz kalınan bir dönemle kesilmektedir. Bu sırada solunum tam durmuştur. 10 saniyenin üzerindeki nefessiz kalma nöbetlerinin bir saat içinde 7 den fazla görülmesi yaşamı ciddi şekilde tehdit eder. Bu durumda doktorunuzun size bir uyku merkezinde inceleme yapılmasını önerecektir. Apneli (nefesin kesilmesi) hastalarda saatte 30-300 defa tıkanmalara rastlanılmaktadır. Böylelikle uykuda kan oksijen düzeyi aşırı oranda düşer. Oksijenin düştüğü bu dönemde kalp kanı daha çok pompalamak zorundadır. Bir süre sonra kalp ritmi bozulurken, yıllar içinde yüksek tansiyon ve kalp büyümesi yerleşir. Tıkayıcı tipte horlama hastalığı olan kişiler uykularının çok az bir kısmında derin uyku fazına geçebilmektedirler. Derin faz gerçek dinlenme için tek yoldur. Dinlenmeden geçirilen gecenin gündüzü uykulu, yorgun ve verimsiz geçecektir. Araba kullanırken ya da iş başında uyuklamalar görülecektir.

Her ne kadar erişkinlerde , erkeklerde , horlayanlarda, menopoza girmiş bayanlarda, yaşlılarda, ve kilolularda daha sık görülmekte ise de obstrüktif uyku apnesi çocuklarda,genç bayanlarda ve zayıf insanlarda da tespit edilmektedir.

Uyku apnesi orta yaştaki kilolu erkeklerin hastalığıdır şeklindeki izlenim yanlıştır çünkü hastaların 1/4'ü şişman değildir.

BELİRTİLERİ

1. Gürültülü horlama
2. Yüksek tansiyon
3. Aşırı ve hızlı kilo alma
4. Uykuda aşırı terleme
5. Mide yanması
6. Mide yanması

Acil tedavi gerektiren hayati bir hastalıktır. Bu hastalık zamanında tedavi edilemezse kalp krizi, felç, impotans, düzensiz kalp atışlarına yol açar. Ayrıca kazalara, iş verimsizliğine ve sosyal problemlere neden olabilen gün içi aşırı uyku haline sebep olur. Belirtiler hafif, orta veya ağır düzeyde olabilir.

TEDAVİSİ

1. İyi bir adele tonusu kazanmak için sportif bir yaşam biçimi seçilmeli. 
2. Horlayan kişiler uyku ilaçları, sakinleştirici ve antihistaminik denilen alerji ilaçlarını uykudan önce almamalı. 
3. Mutlaka kilo verilmeli.
4. Uykudan 4 saat önce alkol almaktan sakınmalı. 
5. Uykudan 3 saat önce ağır yemekten sakınmalı. 
6. Aşırı yorgunluktan sakınmalı. 
7. Uykuda sırt üstü yatmak yerine yana yatmak tercih edilmeli. Eski bir öneri olarak pijama sırtına tenis topu dikmek hala faydalı bir metot dur. Böylelikle sırt üstü uyumaya engel olunur. 
8. Yatağınızın baş tarafı daha yukarıda olacak şekilde tüm yatağınız yaklaşık olarak 10 cm bir tarafa doğru çeviriniz. Bu amaçla yatağınız bir tarafı altına bir tuğla yerleştirmek amacınıza uygun olacaktır. 
9. Evde horlamayan kişilerin sizden önce uykuya geçmeleri için onlara süre tanıyın.


Kaynak:  Nokta Dergisi

Kemik Sağlığı İle Kalsiyum Arasındaki İlişki

Kalsiyum kemiklerimizin oluşumunu ve sağlamlığını sağlayan vücudumuz için gerekli minerallerden biridir ve vücut ağırlığımızın % 1,5 - 2,0 sini oluşturur, bu miktarında % 98 i kemiklerimizde, % 1 i dişlerimizde, diğer % 1 i ise kan dolaşımı ve yumuşak dokularda bulunmaktadır.
Kemiklerin yapısına girerek uzamasını ve güçlenmesini, yaşla birlikte oluşan kayıpların azalmasını, kalbin düzenli atması, sinirlerin sağlıklı çalışması ve kasların düzgün fonksiyon görmesi, kanama durumlarında kanın pıhtılaşmasını sağlar.

Kandaki kalsiyum miktarı azaldığında kemiklerdeki kalsiyum dolaşıma geçerek hayati fonksiyonların devamını sağlar. Kemikler ölü dokular değildir, bu görevleri yerine getirebilmek için sürekli yapım ve yıkım halinde olan canlı dokulardır. Eğer besinlerden yeterli kalsiyum alınmazsa, kemiklerdeki kalsiyum azalacak ve vücut gereksinimi olan kalsiyumu kemiklerden sağlayacaktır. Bu da uzun vadede kemiklerde zayıflama ve güçsüzlüğe yol açacaktır.

Kadın ya da erkek, hamile ya da değil, tüm insanların günde en az 1.000 miligram kalsiyum almaları gereklidir. 50 yaşın üstündekilerde bu miktar 1.200 miligramdır. Hamile kadınlarda ise günlük gereksinim normalden 500-1000 miligram daha fazladır. Ergenlik döneminden başlayarak günde1200-1500 mg kalsiyum alınması ve bu miktarın ergenlik dönemi boyunca korunması gerekmektedir.

Vücudun tek kalsiyum kaynağı besinlerdir. Yapılan araştırmalar kalsiyum düzeylerinin toplumların beslenme alışkanlıkları ile yakından ilgili olduğunu gösteriyor. Özellikle gelişmiş toplumlarda kalsiyum eksikliği önemli bir sorun olarak karşımıza çıkıyor.

Kişinin kalsiyum ihtiyacı daha doğmadan önce başlar. Anne karnında gelişmekte olan bebeğin güçlü kemik ve dişlerinin olması için kalsiyuma gereksinimi vardır. Ayrıca sağlıklı sinir sitemi, kalp ve kas yapıları için de kalsiyum önemlidir. Bebeğin vücudunda bulunan bu kalsiyumun tek kaynağı annedir. Eğer hamilelik sırasında yeterli miktarda alınmazsa bebeğin gelişimi sırasında gereksinim duyduğu bu büyük oranda kalsiyum annenin vücudundan ve kemiklerinden sağlanır ve bu durum sonraki dönemlerde anne sağlığını olumsuz yönde etkileyebilir. Yapılan araştırmalara göre hamilelikte yeteri kadar kalsiyum almayan kadınların kanlarında bebeğe zararlı olabilecek bazı maddelerin yükseldiği saptanmıştır. Bunlardan en önemlisi kurşundur kanda yükselmesi kemik erimesinin bir belirtisi olabilir. Kurşun düzeyleri yükseldiğinde kalp, dolaşım ve sinir sisteminde sorunlar yaşanabilmektedir. Hamileliğin son dönemlerinde kalsiyum alımının doğum sancılarının daha az hissedilmesini sağlamaktadır.

Yaşamın ilk yılında anne sütü kalsiyum ihtiyacı için en önemli kaynaktır. Anne sütündeki kalsiyumun inek sütüne ve mamalara göre biyoyararlığı daha yüksektir. Son yıllarda çocukluk çağında kemik yoğunluğu düşüklüğünün erişkin kemik sağlığı bakımından önemli bulunması çocuklarda kalsiyum gereksiniminin önemini dikkat çekmiştir. Yakın zamanda yayınlanan araştırmalarda 11-15 yaş arasındaki kızlardaki düşük kalsiyum alımının kemik kırıklığı sıklığını arttırdığı, fazla fosfor alımına neden olan kola içme alışkanlığı ile kemik kırıkları arasında pozitif bir ilişki olduğu, yüksek kalsiyum alımının ergenlik dönemindeki kız ve erkeklerde kırıklardan koruyucu etkisi olduğu belirtilmiştir.

Besinlerin arasında en önemli kalsiyum kaynağı süt ve ürünleridir. Yeşil yapraklı sebzeler de iyi birer kalsiyum kaynağıdırlar ancak ıspanak gibi yüksek ogzalik asid içerenlerinde kalsiyum emilimi azalmıştır. Karnıbahar, brokoli, kurubaklagiller, kurutulmuş meyveler, susam, fındık, pekmez kalsiyum içeriği yüksek gıdalardandır. Limon, portakal, çilek, yumurta gibi besinlerde orta derecede, etler ve diğer taze sebze ve meyvelerde ise daha az derecede kalsiyum bulunmaktadır. Yenilebilir kemik dokuları ile birlikte balık, kalsiyumla zenginleştirilmiş soya sütü ve kalsiyum sülfattan yapılmış tofu önemli düzeyde kalsiyum sağlayan besinlerdir.

Bizler yemek örüntüsü açısından oldukça şanslıyız. Yoğurt başta olmak üzere peynir ve benzeri süt ürünleri soframızda her zaman yer almaktadır. Ancak tüm dünyada yaşanan globalleşme bizim beslenme tarzımızı da yavaş yavaş değiştirmektedir. Eğer günde 2-3 bardak süt içilmiyorsa yeterli miktarda kalsiyum alınmadığından söz edilebilir.

Besinlerin 100 gramı esas alınarak birkaç örnek verelim:

• Yağlı inek sütü 119 mg, 
• koyun sütü 193 mg, 
• yoğurt 120 mg, 
• yağlı beyazpeynir 162 mg, 
• kaşarpeyniri 700 mg, 
• kurufasülye 145 mg, 
• roka ve maydanoz 200 mg, 
• asma yaprağı 400mg, 
• portakal, mandalina 40 mg, 
• limon 26 mg, 
• çilek 21 mg, 
• bulgur 36 mg, 
• makarna 27 mg, 
• dana, koyun ve tavuk 11 mg 
• pekmez 400 mg, 
• fındık 200 mg oranında kalsiyum içeriyor.

Kalsiyum yetersizliğinde, kas krampları veya seğirmeleri, uykusuzluk, sinirlilik, eklem ağrısı, artrit, diş çürümeleri, osteoporoz, yüksek tansiyon görülmektedir.

Uzun süre çok yüksek kalsiyum alımı durumunda böbrek taşları ve böbrek fonksiyonlarında azalma görülebilir. Demir, magnezyum ve çinko gibi mineraller vücudunuza gerektiği kadar emilemeyebilir. Süt ve süt ürünleri ile birlikte yüksek miktarda kalsiyum alındığında süt alkali sendromu adlı bir tablo ortaya çıkabilmektedir. Hiperparatiroidi ve kronik böbrek hastalığı olanlar kalsiyum içeren ilaçları almadan önce mutlaka doktorlarına danışmalılardır. Bu sorunlar kalsiyumun, süt ve diğer kalsiyumdan zengin besinler dışında, suplemanlarla aşırı düzeyde alındığı durumda meydana gelir. Bir yaş üzerindeki çocuklar ve yetişkinler için tolere edilebilir maksimum kalsiyum miktarı (UL) 2500 mg’dır.


Kaynak:  Nokta Dergisi

Multiple Skleroz (MS)

MS merkezi sinir sisteminde iltihabi değişikliklere neden olabilen bir hastalıktır. Hastalık çoğunlukla ataklarla ve düzelmelerle seyreder, bazılarında ise sürekli ilerleyen bir durum gösterir.

Hastalık beynin beyaz cevherinde ve merkezi sinir sisteminde hızlı iletimi sağlayan sinirsel yapıları kaplayan kılıflarda (myelin) hasar meydana getirir. Hastalığın gelişiminde bağışıklık sisteminin myelin kılıfını yanlışlıkla yabancı gibi tanıyarak savunma mekanizmasını çalıştırmasının etkili olabileceği düşünülmektedir. Bununla birlikte genetik olarak hastalığa yatkın kişilerde virüslerle bu hastalığın meydana gelebileceği üzerinde de durulmaktadır.

Farklı zamanlarda ortaya çıkabilen bu iltihabi durum ve kılıf hasarı, beyin ve omuriliğin herhangi bir seviyesinde gelişebileceğinden, hastada ortaya çıkan belirtiler son derece değişken ve çeşitlidir.

Belirtiler

MS sıklıkla 20-40 yaşları arasında, genellikle duyu kaybı, görme bozuklukları, kuvvet ve denge kayıpları, idrar tutma bozukluklarından bir veya birkaçı ile birlikte başlar. Başlangıçta belirtiler çok hafif olabileceği gibi çok şiddetli bir şekilde de başlayabilir.
Beyindeki ventriküller civarında yerleşen MS plakları sık olmakla birlikte genelde belirtilere neden olmazlar.

Beyin sapı ve beyincikte yerleşim durumunda; çift görme, gözlerde kayma , konuşma ve yutma bozukluğu, denge bozukluğu, yürüme zorluğu, kol ve bacak hareketlerinde zorlanma gibi belirtiler meydana gelir.

Göz sinirlerinin tutulması MS de en sık rastlanılan başlangıç bulgularındandır. Görme keskinliğinde azalma meydana gelir.

Omuriliğin boyun bölgesinde meydana gelen tutulum mevcutsa; kol ve bacaklarda kuvvet kaybı ve hareket bozukluğu, duyu kaybı, idrar tutma bozukluğu, cinsel fonksiyon bozukluğu meydana gelir.

İlk 5 yıl; hastaların %65 inde düzelme ve ataklarla seyreden bir durum vardır. %15-20 hastada hem ataklar hem de ilerleme devam eder. İlk 5 yılın sonunda ise hastaların %10-20 si normal hayatlarına devam ederken, %10-25 i yardımcı yürüme cihazlarına gereksinim duyarlar.

Tedavi

1. Atak Tedavisi: İlk beş yıl ataklar kendiliğinden düzelebilir. Ancak 5 yıldan sonra her atak bir sekel bırakarak hastalık ilerler. Ataklar sırasında 5-7 gün süreyle damardan (infüzyon şeklinde) metilprednizolon verilir. Sık atak geçirenlerde bu tedavi ayda 1 gram olacak şekilde tekrarlanır.

2. Şikayetlerin Tedavisi: Hastadaki kas sertliği hareket zorluğunun temel nedenidir. Bunu gidermek için, baclofen ve tizanidin gibi ilaçlar kontrollü olarak kullanılabilir. Hasta ayrıca fizik tedavi ve egzersiz programına alınmalıdır.

Mesane kontrolünü sağlamak için; idrar tutamama gibi durumlarda oxybutinin, yapamama durumunda ise aralıklı mesae sondası uygulaması kullanılır.

Erkeklerdeki iktidarsızlık sorunu şeker hastalarındaki gibi penise papaverin uygulanması ile geçici olarak çözülebilir.

Aralıklı oalrak görülen yanma, batma, uyuşukluk ve ağrı gibi şikayetlerde amitriptilin, karbamazepin ve sodyum valproat gibi ilaçlar kullanılabilir.

3. Bağışıklık Sistemini Etkileyen İlaçlar Kullanılabilir: Yaygın kullanım kazanmamıştır.

MULTİPL SKLEROZDA VİTAMİN, MİNERAL VE BİTKİLER

Multipl sklerozda immun sistem myeline zarar verir. MS tedavisinde amaç immun sistemi baskılamaktır. MS te kullanılacak supplementlerin immun sistem üzerindeki etkisi de göz önünde bulundurulmalıdır. Fakat supplementlerin immun sistem üzerindeki etkisi çok iyi anlaşılmadığı bilinmelidir.

VİTAMİNLER:

Vitaminlerin en güzel kaynağı sebze ve meyvelerdir. MS beslenmesinde ise önemli rol oynayan bazı vitaminlerin D vitamini, B12 vitamini ve antioksidanların kullanımı gerekli olabilir.

1.VİTAMİN D: Araştırmacılar düşük vitamin D miktarıyla MS arasında bir ilişki olduğunu bulmuşlardır. Bilimsel çalışmalarda Vitamin D nin immün fonksiyonu ile bağlantılı olduğu bilinmektedir . Aynı zamanda Vitamin D nin kemik yoğunluğunu artırıcı etkisinin de MS te yararlı olduğu bilinmektedir. MS riski olan insanların Vitamin D ve kalsiyum alımına dikkat etmesi gerekir.

2.ANTİOKSİDAN VİTAMİNLER: Vitamin A,E ve C antioksidan vitaminlerdir. Antioksidanlar serbest radikallerin vücuda verdiği zarardan korur. MS hastalığının oluşumunda ise serbest radikallerin verdiği hasarın etkili olabileceği düşünülmektedir. MS hastalarında antioksidan vitaminlerin suplementasyonu hakkında henüz tam bir kanıt yoktur. Antioksidanların immün sistemi güçlendirmesi yüzünden MS hastalarında kullanımı riskli olabilir. Sonuç olarak antioksidanlar oluşan hasarı önler fakat immün sistemi güçlendirir bu yüzden dikkatli kullanılmalıdır. Antioksidanların doğal yolla kullanımı daha güvenli bir yoldur bunun için günde 2-4 porsiyon sebze ve 3-4 porsiyon meyve içeren bir beslenme tarzı seçilmelidir.Eğer suplement olarak kullanılacaksa düşük dozlarda tabletler tercih edilmelidir.

3.VİTAMİN B12: Yumurtada , ette, tavukta ve tahıllarda bulunan vitamin B12 kırmızı kan hücrelerinin yapımında ve sinir sisteminin fonksiyonlarının düzenlenmesinde görev alır. Vitamin B12 eksikliğinde görülen semptomlar MS in semptomlarına benzemektedir. MS li hastaların kan
B12 vitamin düzeyi düşük olduğu görülmüştür. Vitamin B12 suplementasyonu yapmak için MS li hastaların kan analizi yaptırmaları gerekir.

MİNERALLER

1. SELENYUM: Selenyum antioksidan etkileri olan bir mineraldir. Selenyumun iyi kaynakları deniz ürünleri, baklagiller, yağsız etler ve tahıllardır. MS li hastaların kanlarında selenyum miktarı genelde düşüktür fakat selenyumun antioksidan aktivitesinin immün sistemi güçlendirmesi sebebiyle ancak düşük dozlarda takviye yapılabilir.200 mcg dan fazla olan dozlar toksik etki yapabilir.

2. KALSİYUM: İnsan vücudunda dişlerde, kemiklerde ve metabolizmada rol oynayan kalsiyum en çok süt ürünleri, yumurta ve yeşil sebzelerde bulunur. İnce kemikli insanlarda ve osteoartriti olanlarda kalsiyum alımı çok önemlidir. MS hastalarının osteoporoz riski vardır.

BİTKİSEL TEDAVİ:

1. GİNKGO BİLOBA: Ginkgo antioksidan bir bitkidir. Ayrıca, Platelet Aktive edici Faktörü (PAF) inhibe eder. PAF ı inhibe ettiği için bazı immün hücrelerinin aktivitesini de azaltır. Hayvanlarla yapılan çalışmalarda ginkgonun hastalığı yavaşlattığı bulunmuştur. Pıhtılaşma bozukluğu yaşayanlarda, kan inceltici kullananlarda , Ginkgonun kan pıhtılaşmasını durdurduğu göz önünde bulundurulmalı ve kullanılmamalıdır.

2. EKİNEZYA: Ekinezya soğuk algınlığını önlemede kullanılan bir bitkidir. MS li hastalarda ise akut atakları önler.Fakat immun sistemi uyardığı için kullanımı riskli olabilir.
Sonuç olarak MS li hastalarda ve kronik hastalıklarda tamamlayıcı ve alternatif tedaviler kullanılmaktadır. Bu hastalıklarda bu tip yöntemleri kullanırken çok iyi incelenmesi ve tıbbi tedaviyle etkileşiminin olup olmadığı saptanmalıdır.


Kaynak:  Nokta Dergisi
 

Fitoterapi

Fitoterapi Yunanca phytos=bitki ve therapy=tedavi kelimelerinin birleşiminden oluşan dilimize “Bitkisel Tedavi” diye çevirebileceğimiz insanlık tarihi kadar eski bir bilimdir. Çünkü varlığı, birebir insanın varlığıyla ilintilidir. Aynı şekilde hastalıklar da insanın yeryüzündeki macerasıyla birlikte ortaya çıkmış ve insanlar bu hastalıklara çare bulmak amacıyla en önce doğaya koşmuşlardır.

Dünya Sağlık Örgütü (WHO) 1980 yılında Tıbbi Bitkileri " bir veya birden fazla organıyla tedavi edici veya hastalıkları önleyici olabilen veya herhangi bir kimyasal-farmasötik sentezin öncüsü olabilen bitki çeşitleridir." şeklinde tanımlamıştır.

Kısaca “tıbbi bitkilerle tedavi” anlamına gelmekte olan “FİTOTERAPİ”, terim olarak ilk kez Fransız hekim Henri LECLERC (1870-1955) tarafından kullanılmıştır. Hastalıkların, tedavi edici değere sahip taze veya kurutulmuş bitki kısımları (DROG) ya da bunlardan elde edilen ekstraksiyon ürünleri kullanılarak üretilen çay, damla, draje, kapsül, şurup, tablet ile tedavi edilmesi “fitoterapi” olarak değerlendirilmektedir. Fitoterapi, farmakognozinin modern tedaviye uygulanışı olarak görülmektedir.

Fitoterapi, günümüzde alternatif tıp konuları arasında değerlendirilmekte ise de, aslında birikimi, gelişimi ve uygulanışı ile birçok tıp bilimine öncülük etmiştir. Kronolojik olarak da klasik tıp yöntemleri, ve tıp kurallarına karşı bir alternatif değil, tam tersi diğer tedavi yöntemleri, fitoterapiye bir alternatif olarak gelişmişlerdir.

Gerek insan sağlığı ve gerekse doğa ve çevre sağlığı, fitoterapinin gerekliliğini güçlendirmektedir. Bugün, dünya nüfusunun çoğunluğu için bitkiler, en seçkin ilaç kaynaklarındandır. Büyük farmasötik firmalar, yeni lider yapılar için bir kaynak olarak yüksek bitkilere yeniden ilgi göstermektedirler. 

Bitkisel kökenli doğal etken maddelerin (alkaloitler, glikozitler, sabit ve uçucu yağlar, terpenler gibi) ve sentetik kimyasal bileşiklerin saflaştırılmış tek madde halinde çağdaş tedavi alanında kullanılmaları yanında, “FİTOTERAPÖTİK=FİTOFARMASÖTİK=FİTOFARMAKA” olarak isimlendirilen “kimyasal analizlerle karakterize edilebilen ve biyolojik etkilerine bağlı olarak doz-cevap ilişkileri ortaya konabilen bitkisel hammaddeli ilaçlar” olarak tanımlanabilen bitkisel ilaçlardan da yararlanılmaktadır. Fitoterapinin, var olan kimyasal ilaçlarla tedavinin yerine geçmesi söz konusu olmasa da, tedavide kimyasal ilaçlara destek vermesi hem hastanın hem de doktorun bazı sıkıntılarını ortadan kaldırmaktadır.

Bitkisel ilaca ilginin yeniden canlanmasının ana kaynağı, modern ilaçların her hastalığı tedavi etme yeteneğine sahip olmayışı, birçok yan etkilerinin bulunuşu ve çok pahalı oluşudur. Bitkisel preparatların yan etkisinin hemen hemen hiç bulunmaması, bazen bunların sentetik ilaçlara tercihini bile sağlamaktadır. Bitkisel ilacın etkisi geç görüldüğü için uzun süre kullanılması gerektiğini, en az üç aylık kullanım sonrasında, preparatın etkisi hakkında bir bilgiye sahip olunabileceğini akılda tutmak yerinde olur.
Bilimsel temele dayanan ve yararları kanıtlanmış fitoterapötiklerin tedavide uygun bir yer almasını sağlanması için eczacıların olduğu kadar diğer, tıp mesleğini seçmişlerinde kolektif gayretlerine gereksinme vardır. Özellikle tıp doktorlarının bitkisel ilaçları benimsemesini sağlamak, ülkemizde fitoterapinin geleceğini belirleyecek bir kriter niteliğindedir.

Bitkilerin hastalık tedavisinde kullanılmasının ilk bilimsel izleri ve yazılı delilleri beşbin yıl öncesi erken dönem Çin, Hint ve Yakındoğu medeniyetlerine kadar uzanmaktadır. Bitkilerle sağaltım, günümüzde de modasını yitirmeyen bir bilimdir. Uzak geçmişin doğal reçetelerinin halen birçok hastalığa çare olması, özellikle uzmanlarca hazırlanan yapay ilaçların bir takım yan etkilerinin ortaya çıkması, bu bilime olan ilginin artarak devam etmesinin başlıca nedenlerinden biridir. 

Sizlere bir fikir vermesi açısından bazı bitkilerin sağaltıcı özelliklerine bakalım;

ALFALFA (Yonca ) : Doğal Kalsiyum ve Vitamin kaynağıdır. Pek çok vitamin ve mineralin yanında aminoasidleri de içerir. Mükemmel gıda kaynağıdır. Romatizmadaki şişme ve iltihabı azaltır. Kabızlıkta rahatlatıcıdır.

ASTRAGALUS (Geven otu ) : Bağışıklık sistemini güçlendirir. Gribe karşı antikor üretimini ve bunların hastalıklarla savaş kabiliyetini arttırmakta etkilidir. Sadece gribe karşı dayanıklılığı arttırmakla kalmayıp aynı zamanda hastalığın süresini de kısaltır.

BİLBERRY'S ( Yaban Mersini ) : Göz üzerinde ışığa duyarlılığı arttırmak, gözün değişen ışık kaynaklarına adaptasyonunu sağlamak ve bilhassa gece şartlarında görüşü kuvvetlendirmek gibi yararlı etkileri vardır.

CAT'S CLAW ( Kedi Pençesi ) : Fiziksel ve ruhsal bitkinlik çekenlerde enerji verici, sindirim sistemi rahatsızlıklarında rahatlatıcı bilhassa aşırı aktif veya stresli yaşayanlar için enerji kaynağıdır.

CATNIP ( Kedi nanesi ) : Sindirim sistemindeki gazı giderir, İshali kontrol eder, Bronşitte, kramplar ve hasta mide için yararlıdır, Spazm çözer, sakinleştirir. Vücut ısısını arttırmadan terlettiği için soğuk algınlığı ve gripte kullanılır. Yetişkinler ve çocuklarda ateşi düşürür.

CITRIN&CHROMIUM ( Garcinia combogia ) : Aldığımız proteini kasa, şekeri de enerjiye dönüştürerek kilo kaybetmemize yardımcı olan doğal bir üründür.

DANDELION (Karahindiba ) :Tüm dünyada yetişen bu bitkinin yaprakları böbrekleri çalıştırarak idrar söktürücü özellik gösterir .İdrar yolları, böbrekler ve karaciğer üzerinde canlandırıcı etkiler yapar.

DONG QUAI (ANGELICA SINENSIS - Melek otu) : Dong Quai Çin, Kore ve Japonya'da yetişen aromatik bir bitkidir. Ginseng kadar meşhur bir bitkidir. Çok amaçlı bir kadın toniği olarak düşünülür. Çin'de genellikle kalp, dalak, ciğer ve böbrek güçlendirilmesinde kullanılır. Kadın ve erkekler için genel bir kan toniğidir.

ECHİNACEA ( Kirpi otu ) : Günümüzde Avrupa ve ABD'de Echinacea'nın en yaygın kullanım alanı solunum sistemi rahatsızlıklarıdır. Bunlar; soğuk algınlığı, grip, otitis media, öksürük ve bronşit' tir. Echinacea bütün dünyada bu alanlardaki kullanımı ile haklı bir şöhrete ulaştı. Bir çok araştırma raporu bu durumu desteklemektedir.

GİNKGO BİLOBA ( Japon Eriği ) : Gelişmiş hafıza, zihinsel etkinlik, konsantrasyon kabiliyeti, sosyallik ve ruh hali, özellikle yaşlanma için kullanılmıştır. Kullanıldığında;sinir, tansiyon, baş ağrıları, baş dönmesi, bunama belirtileri, akıl hastalığı, kulak çınlaması, görme problemleri gibi hastalıklarda azalma olduğu görülmüştür.

GUARANA ( Brezilya kakaosu ) : Amazon ormanlarına özgü bir bitkidir. Bilinen en zengin kafein kaynağıdır. Ruhsal çöküntü, aşırı yorgunluk ve stresten kaynaklanan baş ağrılarında sıkça kullanılır.

HOPS ( Şerbetçi otu ) : Sinir sistemi üzerine sakinleştirici etkileri ile bilinen bir bitkidir. Gerginlik, sıkıntı, stres ve asabiyetten kaynaklanan uykusuzluk durumlarında kullanılır. Uyku verici ve kabusları önleyicidir, Kas spazmlarında faydalıdır, Ağrı kesici ve ateş düşürücüdür, Alkol alma isteğini azaltır, sinirden kaynaklanan gastrik mide hareketlerini kontrol eder.

LEMON BALM ( Oğul otu ) : Sinir sistemi ve uyku rahatsızlıklarında sakinleştirici olarak kullanılır. Sinir bozukluğundan kaynaklanan mide ağrısı ve tansiyon yüksekliklerinde faydalıdır.

MILK THISTLE EXTRACT ( Deve dikeni sütü) : Karaciğer takviyesi aynı zaman da karaciğerde biriken toksinlerin atılmasını sağlar.

MOUNTAIN GRAPE (Dağ üzümü ) : Vatanı batı Avrupa olan bu bitki tonik ve alteratif özelliklere sahiptir. Kirli kanın temizlenmesi, psoriasis ve sifilis'te kullanılması tavsiye edilir. Kabızlık hallerinde ise Cascara Sagrada ile kombine edilerek kullanılır. Sindirim ve absorbsiyonu arttırır.

PSYLLIUM SEED (Karnıyarık otu çekirdeği) : Vatanı Avrupa ve Asya olan bu bitki demulsent ve emolyent etkileriyle bilinmekte ve halk arasında kullanılmaktadır. Mükemmel bir barsak ve kolon temizleyicisidir.

ROSE HİPS ( Kuşburnu ) : Bilinen en zengin doğal vitamin C kaynağıdır. Vitamin C grip, soğuk algınlığı, gibi salgın hastalıklardan korunmada son derece faydalıdır. Vücut dokularının gelişimi ve güçlenmesi için son derece önemlidir.

SARSAPARILLA ( Saparna ) : Anavatanı Amerika ve Batı Hindistan olan bu bitki insan vücudunda testosteron üretimine yardımcı olan doğal bir steroid içerir. Hormon dengelenmesi, cinsel yaşamın canlandırılmasında kullanılır. Ayrıca cilt hastalıklarında, romatizma ve karaciğer rahatsızlıklarında olumlu etkileri görülmüştür.

UVA URSI ( Ayı üzümü ) : Vatanı Avrupa ve Asya olan bu bitki asırlardır idrar söktürücü etkileri ile bilinmekte ve halk tarafından kullanılmaktadır. Bugün de halk arasında böbrek, idrar yolları enfeksiyonlarında, yüksek tansiyonda idrar söktürücü olarak kullanılmaktadır.

VALERIAN (Kedi Otu ) : Sıkıntı, stres ve asabiyetten kaynaklanan uykusuzlukların giderilmesinde kullanılan sakinleştirici özellikli bir bitkidir. 


Kaynak:  Nokta Dergisi
 

Cilt ve Saç Sağlığı

Beslenmemiz saçlarımız cildimiz ve tırnaklarımızı da etkilemektedir. Cildinizdeki kırışıklıkların, saç dökülmesi veya tırnak kırılmasının nedenlerini merak ediyor musunuz?

Cilt sağlığında en önemli vitamin biri A vitamini ve türevleridir. Çok geniş olarak konuşulmasa da C vitamini, selenyum, dengeli beslenme, spor ve su cilt sağlığı ve kırışıklıkların giderilmesi veya oluşumunun engellenmesinde önemlidir. Yapılan bazı çalışmalar kollajen yapımı üzerine etkileri nedeni ile C vitaminini de gündeme getirmiştir. Bazı çalışmalar C Vitamininin, vücudumuzdaki bağ doku denen, koruyucu doku katmanının korunmasında anahtar rolü oynadığını göstermiştir. Kollajen de bu dokunun bir elemanıdır. Kollajen sentezi için gereken sinyali C vitaminin oluşturduğu düşünülmektedir.

Günlük hayatımızda besinlerimiz ile C Vitamini almaktayız. Bu vitamin suda eriyebilen vitaminler gurubundandır. Asit yapıdadır, kimyasal ismi Askorbik asittir. Yani sindirim kanalından kana, vücudun emme mekanizmasının izin verdiği ölçüde geçer, ve vücudun her noktasına taşınır. Hücreler ihtiyaçları kadar C vitaminini kandan alırlar ve fazla alınmış miktar ise vücuttan idrar yolu ile atılır. Sıklıkla yediğimiz, taze sebze ve meyveler C vitamini için iyi bir kaynaktır.

Günlük erişkin bir kişi için önerilen C vitamini dozu 300 - 500 mg. dır. Sigara kullanan kişilerin ihtiyacı daha yüksektir. Fazla miktarda C vitamini alınması halinde idrar yolu ile atılır bir zararı yoktur. Ancak çok yüksek dozda alınan C vitamini, atılımı sırasında idrarda, kum veya taş oluşumuna neden olabilir.

Genç ciltlerde daha çok kan akımı ve damarsal oluşumlar varken, yaşlılıkta azalan kan akımı ve daha çok ultraviyoleye tabii kalmış yıpranmış, daha çok serbest radikallerin oluştuğu ciltte, daha çok C vitamin gereklidir.

Ciltte kırışıklıkların oluşumuna engel olan bir diğer mekanizmada E vitaminidir. Anti oksidan özelliği ile serbest radikalleri ortadan kaldırır. Bu tip ürünlerin güneşe çıkmadan değil de, güneşe maruz kaldıktan sonra uygulanması önerilmektedir. Vitamin E'nin kendisinin de ultraviyole karşısında, serbest radikaller oluşturduğu bilinmektedir. Güneşlenmeden 8 saat sonra uygulanan E vitamini yağının, ciltteki zarardan cildi koruduğu ve şişme oluşumunu engellediği söylenmektedir. Ağız yolu ile alınan E vitamininin, cilt kırışıklıkları üzerine olan etkisi yeni çalışılan bir konudur ancak, bu tip uygulamanın cildin daha sağlıklı olmasına ve ultraviyole zararlarından korunmada etkili olduğu bildirilmiştir.

Vitamin E gibi etki gösteren bir başka mineralde selenyumdur. Toprakta bulunan bu mineral besinlerimiz yolu ile alınırlar. Topraktaki selenyum içeriği doğrultusunda bazı bölgelerde alım eksikliği olur. Cilt sağlığı için günlük önerilen minimum miktar 50 - 200 mikrogramdır. En çok kullanılan selenyum tuzu l-selenomethionin'dir. Bu mineralin kullanılmasında mutlaka hekiminize danışmalısınız. 100 mikrogramın üzerindeki yüksek dozlarda toksik ( zarar verici) olabilmektedir. Sadece gereğinde kullanılmalıdır. Özellikle soğan, sarımsak gibi yemeklerimizde sıklıkla kullanılan sebzeler yüksek miktarlarda selenyum içerir. En çok Ton balığında vardır. Ondaki miktar bile 3 konserve kutu balıkta 100 mikrogram kadar yer alır. Bazı araştırıcılar iyi sonuçlar aldığını bildirmektedir.

Cilt kırışıklıkları konusunda içki ve sigaranın da çok etkisi vardır. Sigara içerdiği maddeler nedeni ile damarların büzülmesine ve kan akımının azalmasına neden olur. Ciltte tahrişlere ve kurumalara neden olurlar.

Vücuda su alımı da çok önemli bir faktördür, ciltte bulunan hücrelerin su içeriklerin tam olması, yağ ve ter bezlerinin normal fonksiyonları için su çok önemlidir. Doğal olarak cildi nemlendirir. Bir kişinin günde 3 lt. ye yakın miktarda sıvı alması gerekir. Bol bol su içilmesi, tüm sağlık problemlerinde önerilen bir unsur olduğu gibi cildin her türlü sorununu da çok önemlidir ve etkindir. Dolaşım sisteminin, sağlıklı çalışması cildin de beslenmesi konusunda çok önemlidir. Dolaşımın artması ve düzenli olması, hücrelere daha düzenli besin ve oksijen taşınması demektir. Daha sağlıklı bir vücut için sporda çok önemli bir faktördür. Spor, dolaşım sisteminin sağlıklı fonksiyon görmesini sağlar.

Dengeli bir beslenme, güneşten korunma, spor yapmak ve bol bol su içmek, cilt sağlığı için yapılması gereken en temel davranışlardır.

Saçlarımızın sağlığı da beslenmemizden etkilenir. Özellikle de saç dökülmesi önemli bir saç sağlığı sorunudur. Daha sağlıklı saçlar için beslenmemizde B vitaminleri özellikle B6 , biotin, inositol, folik asit, magnezyum ,kükürt ve çinko alımına yer vermeliyiz. Saçların uzaması için özellikle B vitaminlerinin önemi vardır.

B6 vitamin eksikliği ve folik asit özellikle erkeklerde saç dökülmesine neden olur. A vitaminini uzun süre yüksek dozlarda almak ta saç kaybını artırabilir. Esansiyel yağ asidi ketentohumu yağı , somon yağı saç kuruluğuna iyi gelmektedir..

CİLT VE SAÇ SAĞLIĞINDA GEREKLİ VİTAMİN VE MİNERALLER

Lipoik asit; Vücudumuz için bir antioksidant olarak görülmektedir. Hem suda hem de yağda eriyebilme yeteneğine sahip olan lipoik asit vücudumuzun her bölgesinde etkin bir koruyuculuk yapmaktadır. Özellikle şeker hastalarının yaşadığı nöropatik ağrılar olarak değerlendirilen, karıncalanma ve uyuşmayı belirgin oranda azalttığı rapor edilmiştir. Bu olumlu etkisini, sinirlere giden kan akımını arttırak yaptığı ileri sürülüyor. Ayrıca araştırmalarda serbest radikallerin vücudumuzda yarattığı tahribata karşı koruyucu etkisiyle cilt hücrelerinin yenilenmesini sağladığı ve böylelikle daha dinç, canlı ve genç görünmesini sağladığı görülmektedir. Vücudumuz tarafından üretilmekle birlikte besinler yoluyla da alınabilmektedir. Özellikle mayalı ürünlerde, tahıl ürünlerinde ve az yağlı ve yağsız kırmızı ette bulunmaktadır. Ancak burada önemli olan tüketilen besin miktarıdır ve bunun yanı sıra kolesterol probleminizin olup olmamasıdır. Bu durumda bir uzman gözetiminde ağız yoluyla alımını gerçekleştirebilirsiniz.

Biotin; sağlıklı ve parlak cilt ve saçlar için ayrıca sinir sağlığı içinde önemli rol oynamaktadır. Özellikle; süt, yumurta, domates, greyfurt, badem, marul ve karnıbaharda bulunmaktadır.

Magnezyum ve kalsiyum gibi minerallerde pürüzsüz bir cilt sağlığını vücudumuza sağlamaktadır.

Koenzim Q 10; enerji üretiminde ve antioksidant olarak görev almaktadır. Antioksidant özelliğiyle yaşlanmanın etkilerini azaltıcı rolü üstlenmektedir ve bu etkisiyle cilt ve saç sağlığı yönünde de olumlu etkilerde bulunmaktadır. Diğer faydalı olduğu alanlar; kardiyovasküler rahatsızlıklarda, şeker hastalığında, yüksek tansiyonda ve alzheimer hastalığı.


Kaynak:  Nokta Dergisi
 

Artrit, Osteoporoz ve Öbür Kemik ve Eklem Sorunları

Artrit

Artrit, eklem iltihabıdır. Birçok türü vardır. Kimisi enfeksiyona, kimisi ise yaşlanmaya yada yıpranmaya bağlıdır. Çoğunun ise nedeni belli değildir. En sık görülen iki artrit türü olan osteoartrit ve romatizmal artrit, hastayı çok rahatsız eder ve güçsüz düşürür. Geleneksel iltihaba karşı ilaç tedavisi genellikle ağrıyı bir hayli azaltsa da, hastalığın kendini tedavi etmez. Bu hastalıkta besin faktörlerinin önemi yeni yeni anlaşılmaya başlanmıştır. Beslenme tarzının değiştirilmesi ve özel besin bütünleyicilerinin kullanımı artrit iltihabını azalttığı gibi, hastalığın ilerlemesini bile denetim altına alabilir.

OSTEOARTRİT

En çok görülen artrit türüdür. Daha çok yaşlılıkta ortaya çıkar. Erkeklerden çok kadınlarda yaygındır. Kalça ya da diz eklemi gibi bir eklem sağlıklı ve normal iken parlak, düzgün bir kıkırdak tabakasıyla kaplıdır. Yaşlılık sonucu bu tabaka dejenere olabilir ve altındaki kemiğin yıpranıp yırtılmasına yol açabilir. Hastanın ağrı çekmesi ve eklemlerindeki sertlik bunlardandır.

Tedavi. Osteoartritin belirli, tek bir tedavisi yoktur. Bu bir bakıma da hastalığın türlü nedenleri olmasından ileri gelmektedir. Aşağıdaki tedavi yolları yararlı olabilir.

• Kilo verin. Özellikle kalça, diz ve bileklerinde osteoartrit bulunan hastalar için zayıflamak önemlidir. Zayıflama rejiminin temeli, arıtılmış karbonhidratları ve hayvansal yağarlı azaltmaktır.

• İltihabın beslenme yoluyla denetimi. Ağrının ve sertliğin altında yatan iltihap mekanizmalarını beslenme yoluyla sindirmek mümkündür. İltihaba karşı bilinen ilaçlar da aynı biçimde etkiler. Bu hastalara hayvansal yağları çok azalmaları; iyi cins doymamış bitkisel yağlar kullanmalarını (örneğin; günde 1 – 2 tatlı kaşığı soğuk presten geçirilmiş ketentohumu yağı gibi); çay, kahve, kepek ve zarı çıkarılmamış tahıldan yapılmış ekmek gibi mineral emilimini önleyen yiyeceklerden kaçınmalarını; özellikle çinko, bakır, selen, manganez gibi minerallerin eksikliğini gidermelerini; anti – oksidant özelliklerinden dolayı, A, B, C vitaminli ve Beta – Karotenli besin bütünleyiciler almalarını salık veririz. Bu önlemler iltihabı geçirmekte yararlı olabilir. Ancak, böyle bir program bir uzman doktor tarafından uygulanmalıdır. 

• Besin bütünleyici maddeler:

a) Bakır bilezik takmanın gerek osteoartli, gerekse romatizmal artritli hastalara şaşılacak kadar yararlı olduğu görülmüştür. Bakır bilezikten emilim yoluyla deriye geçen az miktardaki bakırın iltihaba karşı olduğu sanılıyor. 
b) Nikotinamid. Osteoartritli hastalara günde 1 – 4 gr nikotinamid vermenin yararlı olduğu görülmüştür. 
c) Yeni Zelanda’da yetişen yeşil dudaklı midyeden çıkarılan bir ilacın artrit üzerinde olumlu etkileri görülmüştür. 
d) Günde 600 mgr E vitamini osteoartrit tedavisinde yararlıdır.

Osteoartrit dejeneratif bir hastalıktır ve insan yaşlanınca ortaya çıkar. Ancak, yaşlanırken hafif, çoğu kez fark bile edilmeyen besin eksiklikleri de meydana gelir. Kuşkusuz, bu da birçok hastalığın, bu arada artritin ilerlemesini etkiler. Hangi tip besin bütünleyicinin hangi dozda kullanılması gerektiğini genel olarak söylemek olanaksızdır. Ancak, içinde karma vitaminler, mineraller bulunan iyi bir besin bütünleyici ilaç almanın ve beslenme konusundaki öğütleri tutmanın yararlı olacağını söyleyebiliriz.

ROMATİZMAL ARTRİT

Bu hastalık osteoartritten daha sık görülür ve daha şiddetlidir. Çoğunlukla kadınlarda, özellikle de genç insanlarda rastlanır. Karakteristik olarak ellere, parmaklara oynak yerlerine, boğumlara, dirsek, bilek, diz ve ayaklara zarar verir. Ağır vakalarda eklemler, öbür dokular, deri, lenf düğümleri, akciğerler, kalp, hatta karaciğer ve böbrekler hastalıktan hasar görür. Çoğu hastalarda hafif ya da orta şiddette ağrı ve şişme vardır. Bu belirtiler en çok parmak boğumlarında, ellerdeki küçük eklemlerde ve birkaç büyük eklemde görülür. Eklemlerde yanma duygusu da olabilir. Hastalığın nedeni üzerindeki kurumlara karşın, öyle görünüyor ki, beslenme en önemli etkendir. Romatizmal artritte besin alerjisinin rolünü belirten birçok rapor vardır. 1981’de British Medical Journal’da yayınlanan bir rapora göre, romatizmal artrit hastası bir kadının durumu süt ve süt ürünleri yiyince daha kötüye gitmiştir. Başka birçok yiyecek romatizmal artriti azdırabilir. Bunların başında buğday, yulaf, yumurta, tavuk, kahve, çay, mayalı yiyecekler, sığır ve domuz eti gelir. Besin alerjisi bulunan romatizmal artrit hastaların kan trombositlerinde de belki migrenlilerde olduğu gibi değişiklikler oluşmaktadır. Dolayısıyla, bu hastalara trombosit işlevini etkileyecek besin maddeleri (B6, E, C vitaminleri vb) verme yoluyla hastalığın gidişini denetleyebiliriz. Romatizmal artril hastasıysanız, aşağıdaki tedavileri denemenizde yarar var:
• Kısıtlama rejimi. Alerjiyi saptama amacıyla verilen bu özel rejimlere üç hafta devam edilebilir. Rejime yanıt verirseniz, kuşkulu yiyecekler birer birer verilerek denenir.

• Çinko, romatizmal artril hastalarına çinkolu bütünleyiciler verilmiştir. B, C vitaminleriyle birlikte verilen çinkonun gizil olarak iltihaba karşı etkisi vardır. Hafif romatizmal artril hastası yaşlı kişiler günde 30 – 40 mgr çinkolu ilaç almaktan çok yararlanırlar. Kuşku yok ki, çinkolu ilaçlardan en çok yararlananlar, bedeninde çinko eksikliği bulunan kişilerdir.

• Bakırlı bütünleyiler. Çinko ve manganezle birlikte bakır, süperoksit dismutas denen bir enzimin işlevini etkiler. Bu enzim romatizmal artritte görülen iltihaplı tepkileri önler. Ancak, bakırlı ilaçlar verilmeden önce romatizmal artrit hastalarının bedenindeki bakır düzeyi ölçülmelidir. Bakır bilezik takmanın yararlı olduğu görülmüştür. 

• Yeşil dudaklı midye.Osteoartte olduğu gibi romatizmal artritte de yararlı olduğu görülmüştür. 

• Nikotinamid. Günde 1 – 4 gramlık dozlar yararlıdır. Bu konuda fazla deneyimimiz yok.
 
• Eşekotu yağı. C, B6, B3 vitaminleri ve çinkoyla birlikte günde dört kez 1 – 2 adet 500 mgr’lık kapsüller halinde eşekotu yağının yararlı olduğu görülmüştür. Buna balık yağı ( MaxEPA1) eklemenin de yararı olabilir. 

• Pantotenik asit. Bazı raporlara göre, romatizmalı artrit hastalarının kanında pantotenik asit düzeyi düşüktür. Bazı hastalara 50 mgr’lık dozlar halinde pantotenik asit enjekte edilmiş ve bundan yararlandıkları görülmüştür. Günde birkaç yüz miligram ağızdan asit almayı denemenizde yarar olabilir. 

• Triptofan ve histidin. Bazı romatizmalı hastalara bu iki amino asidin yararlı olduğu görülmüştür.

• Enfeksiyon öğeleri. Bazı araştırmacılara göre, romatizmal artrit bir virüsün ya da bakterinin yol açtığı bir enfeksiyondan kaynaklanmaktadır. Burada çinkonun enfeksiyona direnci artırdığını belirtmek isteriz.

Romatizmal artritte çeşitli etkileri olan değişik tedavilerden yararlanılabilir. Değişik insanların değişik tedavilere yanıt vereceğini akıldan çıkarmamak gerekir. Deneyimlerimize göre sıcak, şiş eklemli genç insanlarda en etkim yaklaşım kısıtlama rejimi uygulamaktır. Zayıf, iştahsız kimselere ya da yetersiz beslenenlere böyle bir özel rejim uygulamadan önce besin bütünleyiciler verilmesi uygun olur. Özellikle sıkı kısıtlama rejimleri pek yararlı olmaz. Biz, yaşlılara genellikle çinko, eşekotu yağı, MaxEPA ve temel yağ asidi metabolizmasıyla ilgili C, B vitaminleri vermeyi yeğliyoruz. Bunlar genelde iltihabı önleyici maddelerdir ama tam etkili olmaları için haftalarca, hatta birkaç ay alınmalıdır.

Bunların ağrı kesiciler ve iltihaba karşı ilaçlarla birlikte alınmaması için hiçbir neden yoktur. Romatizmal artrit tedavisinde kullanılan daha güçlü ilaçlar da bu tür besin bütünleyicilerin alınmasını gerektirebilirler.
Artrit olmaksızın başgösteren ağrılar, sızılar.

Çoğumuzda artrit olmadığı halde, ağrılar, sızılar vardır. Bu ağrıların pek çok nedeni vardır. Eğer bu ağrılar hafif ve inatçı ağrılarsa ve özellikle basit ağrı kesicilerden cevap almıyorsa, kişi “nevrotik” olarak tanımlanır.

Bu ağrıların muhtemel nedenleri şunlardır:

• Polimialgia römatika ( özellikle yaşlılarda görülen ağrılı bir kas hastlığı)
• Az çalışan tiroit bezi
• Erken ve yaygın osteoartrit
• Osteoartrit (D vitamini eksikliği)
• Bazen erken bir kanser belirtisi 
• Besinsel eksiklikler; özellikle magnezyum, kalsiyum, C ve B6 vitamini eksiklikleri
• Karma besin alerjisi

İnatçı kas ağrıları olan kimseler, bunları ciddiye almalı ve gereken laboratuvar testlerini yaptırmalıdır.

Osteoporoz

Osteoporoz, mineral kaybı yüzünden kemiklerin incelmesiyle kendini gösteren bir hastalıktır. Özellikle menopozdan sonra kadınlarda görülür. Öyle görünüyor ki, östrojenler bu kemik kaybını önlemektedir. Çünkü, menopozda önce overleri (yumurtalıkları ) alınan kadınlarda da kemikte mineral kaybının hızlandığı saptanmıştır. Erkeklerde de kemiklerde mineral kaybı olabilir, ancak kadınlarda bu çok daha hızlıdır. Kemiklerin incelmesi özellikle bilek, omuz, kalça kemiklerinde kırılma olasılığını arttırır.

OSTEOPOROZDAN KORUNMA

Araştırmalar bu hastalığın beslenme yoluyla ve daha başka yöntemlerle önlenebileceğini göstermektir. Koruyucu önlemlerin başında şunlar gelir:

• Östrojen tedavisi:Bu yalnız her iki yumurtalığı da ameliyatla çıkarılmış, yada daha önce şiddetli osteoporoz geçirmiş kadınlar için gereklidir. Östrojenler, metabolizmanın B6 vitaminine ve başka besin maddelerine gereksinimini arttırır. Bu yüzden besin bütünleyicilerin verilmesi gerekebilir. Osteoporozlu hastaların büyük çoğunluğu için sürekli östrojen tedavisini gereksiz buluyoruz. 

• Kalsiyumlu bütünleyiciler. Osteoporozun hormonal olmayan tedavisi kalsiyumlu ilaçlara dayanır. Bu ilaçlar hem kemikleri güçlendirir, hem de osteoporoz riskini arttırır. Araştırmalar, yaşlıca kadınların beslenme yoluyla aldığı günlük kalsiyum miktarını salık verilen miktarlardan az olduğunu göstermiştir. Bu yüzden kemiklerin kalsiyum kaybına uğrama riski yüksektir.

• Kalsiyum emiliminin yeterliliği.Sindirim yoluyla kalsiyumun emilmesini önleyen bazı etkenler vardır: midenin az asit üretmesi; midenin ameliyatla çıkarılması olması; kepek ve zarı çıkarılmamış tahıldan yapılmış ekmek yemek; yağların ve kalsiyumun yetersiz emilimiyle sonuçlanan mide – bağırsak hastalıkları ve D vitamini eksikliği. Böyle durumların ortaya çıkarılıp tedavi edilmesi gerekir. 1 – 1,5 gr kalsiyum (glükonat ya da laktat şeklinde) ve 0.5 – 0.75 gr magnezyum oksit salık verilir.

• Öbür bütünleyiciler. Yıllar geçtikçe, vitamin ve mineral eksiklikleri giderek artmakta ve yaygınlaşmaktadır. Osteoporozda kalsiyumun yanı sıra çinko ve magnezyumun önemi yakında anlaşılacaktır. Hastaya kalsiyumla birlikte günde 0.5 – 0.75 gr magnezyum takviyesi salık verilir.

• Sigarayı bırakın. Öyle görünüyor ki, sigara tiryakilerinin kemikleri sigara içmeyenlerinkinden daha incedir.

• Düzgün aralıklarla beden hareketi yapın. Yürümek, koşmak, basit jimnastik hareketleri kemiklerin kalsiyum kaybetme hızını azaltabilir. Belki de şişmanlığın tek avantajı, fazla yükü taşımaya alışmış kemiklerin güçlenmesi, dolayısıyla osteoporoz riskinin azalmasıdır. 

• Aşırı miktarda D vitamini almayın. Pek çok kişi yüksek dozda D vitamini almanın iskeleti güçlendireceğini sanır. Oysa bu yanlıştır. Hatta, günde 10.000 – 50.000 UB almanın zararları vardır. D vitaminini beslenme yoluyla yada güneşten sağlamakla yetinmeli. Ancak evden dışarı çıkmayan yaşlılar günde 400 UB D vitamini alabilirler.

• Tuz, şeker ve kahveden kaçının. Bu üç madde de bedenin mineral dengesi üzerinde olumsuz etki yapabilir.

Karpal tünel sendromu

Bu hastalık ellerde ve parmaklarda ağrı ve uyuşmalarla başlar. Bu belirtiler kollara doğru da yayılabilir. En çok kadınlarda görülür. Genellikle ağır bir şey taşıdıktan sonra daha belirginleşir. Hasta gece ağrılarıyla uyanabilir, bazen de sabah uyandığında ağrı çok şiddetlidir. Klasik olarak başparmakta, işaret parmağında, ortaparmakta ve yüzükparmağının başparmağa bakan yanında uyuşma ve sızlama vardır. Bunun nedeni, bilekten geçen büyük bir sinirin sıkışmasıdır. Bu sinir bir geçerek ön kolan ele doğru uzanır. Geçtiği alandaki kemiklerin ve bağdokusunun yoğunluğu yüzünden, buradaki bir şişkinlik bilekteki sinir dokularının sıkışmasına neden olur. Bunun sonucunda da el parmaklarında uyuşukluklar ve ağrılar baş gösterir. Karpal tünel sendromunun birçok nedeni vardır; az çalışan tiroit bezi, romatizmal artrit, şişmanlama, gebelik ve bileğin zedelenmesi gibi. En basit tedavisi gece yatarken bileğin ince tahtalarla sarılarak desteklenmesidir. Bazı kimseler bileğe yapılan kortizonlu enjeksiyonlardan yararlanabilir. Ağır durumlarda ise ameliyattan çare yoktur.

Araştırmalar, karpal tünel sendromunun B6 vitamini eksikliğinden kaynaklanabileceğini ortaya koymuştur. Bu tür hastalar yüksek dozda B6 vitamininden yararlanılır. B6 eksikliğinin giderilmesi ve sendromun geçmesi için günde 200 mgr dolayında B6 vitaminine gereksinim vardır ve tedaviye üç ay devam etmek gerekir. Bu tedavi sırasında ayrıca B kompleks vitaminler almanın da yararı olabilir. Tüm hastalar B6 vitamini tedavisine olumlu yanıt vermemiştir.

Şişman hastaların zayıflaması şarttır. Bedeni su yutan kadınlar yemeklerine tuz katmamalı, bütün tuzlu yiyeceklerden kaçınmalıdır. Aşırı miktarda arıtılmış karbonhidrat da bedende su tutmasına yol açabilir. Öte yandan besin alerjisinin de bedenin su tutmasına yol açabileceğini unutulmamalıdır.

Bursit, fibrosit ve tenosinovit

Bu hastalıkların hepsinin karakteristik özelliği, iltihaplanma ve yumuşak dokularda ağrıdır. Dinlenme ve lokal sıcak yada soğuk uygulama yararlı olabilir. Akut bursitte günde 1 mgr damardan B12 vitamini yapılmasının ve tedaviye 7 – 10 gün devam edilmesinin yararlı olduğu görülmüştür. Bu hastalarda omuzda, kalçada, dirsekte ağrılar vardır. Hatta kimisinde röntgenle saptanan kalsiyum birikintilerinin tedavi sonunda yok olduğu görülmüştür.

Gut
Gut ( damla hastalığı), artritin nedenlerinden biridir. Özelikle arta yaşlı ve yaşlı erkeklerde görülür. Menopoz sonrası kadınlarda da oldukça sıktır. Belli ilaçların, özelikle de diüretiklerin kullanımı gut riskini arttırır. Gutun bir zengin ve içkici hastalığı olduğu söylenir ki, bu bir dereceye kadar doğrudur, ama her zaman değil. Hastalığın nedeni, ürik asidin içindeki erimeyen kristallerin eklemlerde çökelmesi ve eklemin kızarıp şişmesine, ağırmasına yol açmasıdır. Gut hastalarına yardımcı olabilecek, beslenme ile ilgili bazı değişiklik yapılabilir.

• Şişmansanız zayıflayın
• Alkollü tamamen bırakın
• Kırmızı et, av etleri, balık yumurtası gibi zengin yiyeceklerden kaçının
• Besin bütünleyiciler alın. Yüksek dozda C vitamini ( günde 4 gr kadar) böbrekler yoluyla ürik asit kaybını arttır. Günde 50 mgr çinko, 300 mgr magnezyumla birlikte verilirse deneyimlerimize göre yaralı olabilir. Bu ilaçları doktor gözetimi altında almak daha yerinde olur.

Son olarak şunu da belirtelim: hafif kurşun zehirlenmesi geçirenlerde (örneğin, su borusu tesisatçılarında) gut meydana gelebilir. Bunların tedavisinde ilk iş, bedenlerdeki kurşun birikiminin azaltılmasıdır. Hastaya yüksek dozda C vitamini ve çinko verilir ve bol lifli bir beslenme tarzı uygulanır.

Aşırı miktarda meyve yemek ya da meyve şekeri (früktoz) kullanmakta gut hastalığını azdırabilir.

Sırt ağrısının birçok değişik nedeni olabilir; böbrek ve karın hastalıkları, omurga sorunları gibi. Eğer şiddetli sırt ağrısı çekiyorsanız, doktorunuza danışmalısınız.

Sırt ağrıları genellikle besin tedavisine yanıt vermez. Bununla birlikte, bazı hastalarımız besin alerjisi önlemlerinden yarar görmektedir. Sırt ağrısı çekenlerin bazılarında manganez düzeyinin çok düşük olduğu görülmüştür. Bu da, hastanın kıkırdak yapısını bozabilir. Birkaç hastaya günde 2 – 5 gr C vitamini verilmiş ve yararlandıkları saptanmıştır. Omurga sorunu olanlara osteopatik yada masajla tedavi salık veririz. Sırtı güçlendirecek beden hareketlerinin, özellikle yüzmenin büyük yararı olabilir.

Kas Krampları

Kas krampları çok yorucu olabilir. Günde 400 – 600 UB E vitamini, günde iki kez 50 – 100 mgr B6 vitamini, günde 400 – 800 mgr magnezyum ve günde 800 – 1600 mgr kalsiyum verilmesi yararlı olabilir. Bu tedaviye bir ya da iki ay devam edilebilir. Bazı hastalara besin alerjisi tedavilerinin de yararlı olduğunu gördük.

Kas ağrıları

Hangi nedenle olursa, sağlığı bozuk kişilerde kas ağrıları çok sık görülür. Burada önemli olan kas ağrılarının altında yatan asıl nedeni bulup tedavi etmektir. Bu neden ortadan kaldırılır kaldırılmaz, kas ağrıları da geçer. Bu da, hastada besin alerjisi olup olmadığı araştırılarak, yani özel kısıtlama rejimi uygulanarak yapılır. Bu arada özellikle kalsiyum, magnezyum ve B vitaminleri eksikliği olup olmadığı araştırılır. Kas ağrıları geçici bir virüslü enfeksiyon yüzünden de meydana gelebilir. Ancak, uzun zaman devam ederse (haftalar, aylar, hatta yıllar boyu), o vakit nedeni ya yukarıda saydığımız hastalıklardır ya da kandida’dır.

Kas zayıflığı

Buna da kas ağrılarına yol açan nedenler yol açar. Bazen potasyum eksikliği başlıca etkendir.

Rahatsız bacaklar

Gece baş gösteren bacak rahatsızlıkları demir eksikliğinden ya da aşırı çay içmekten ileri gelebilir. Eksiklik giderilince durum düzelebilir. Hastanın çay ve kahveden kaçınması gerekir. Günde 800 UB E vitamini almanın yararı olabilir. Bazı hastalarda günde üç kez 5 mgr özel folik asitli ilaçlar almanın da yararı vardır. Bu özellikle ailesinde de aynı rahatsızlık bulunanlar için etkilidir.


Kaynak:  Nokta Dergisi
 

Grip ve Enfeksiyonlardan Korunmada Beslenme

Grip, insandan insana öksürük veya hapşırma ile yayılan son derece ciddi ve kış mevsiminin en şiddetli hastalıklarından biridir. Nefesle içeri alındıklarında, virüs partikülleri alt ve üst solunum yoluna yerleşirler ve orada hızla çoğalırlar. Virüs, tüm solunum yolunda çoğalır, fakat enfeksiyon bu bölge ile sınırlı kalmaz.

Bazı hastalardaysa hayatı tehdit edici komplikasyonlar gelişebilir. Kişiye bağlı olarak semptomlar hafif veya ağır seyredebilir. Nezleden farklı olarak burun akıntısı çok daha azdır. Burun tıkanıklığı olabilir ve klinik tablo daha ağırdır. Ateş , baş ağrısı, eklem ve kas ağrısı , titreme, terleme, iştahsızlık görülebilir. Bulgular 1-2 haftada sonlanır. Grip tanısı hekim tarafından hastanın semptomları ve fizik muayene bulgularına göre konulur. Öksürme, hapşırma ile virus içeren küçük partiküllerin solunması ve yakın temas ile bulaşır.

Görülme sıklığı iklim tipine göre değişir. Ülkemizin de içinde olduğu ılıman iklim bölgelerinde sonbahar sonu, kış aylarında ve ilkbahar başında Aralık-Nisan görülür.

Çok hafif belirtilerden hastaneye yatışı gerektirecek hatta ölümcül olabilen ağır enfeksiyonlara kadar farklı seyredebilir. Birçok solunum yolu viral infeksiyonu benzer klinik tabloya yol açabilir. Gribi diğerlerinden ayıran temel özellikler salgınlar yapabilmesi, tüm dünyada salgınlara yol açması ve özellikle alt solunum yolunda olumsuz sonuçlara yol açması, önemli ölçüde iş-gücü ve okul süresinden kayba neden olmasıdır.

Grip virüsüne bağlı akciğer enfeksiyonu görülebilir. Gebelerde, yaşlılarda ve kalp-akciğer hastalarında olanlarda daha fazla görülmektedir. Virus solunum yolu epitelini hasara uğrattığı için bazı bakterilerin yerleşimini kolaylaştırır. Özellikle yaşlılarda hayati risk oluşturacak ağır enfeksiyonlara yol açabilir.

Solunum yolu hastalıklarının (grip, nezle, soğuk algınlığı vb) topluma yayılmasında sağlamlardan çok hasta olanların daha dikkatli ve sorumlu davranması gerekir. Hastalar en azından hastalıkları tamamen düzelene kadar başkalarıyla öpüşmemeli, kucaklaşmamalıdır. Ayrıca yine hastalar ağız ve burunlarıyla temas ettiklerinde, öksürük hapşırık nedeniyle ellerine sekresyonları bulaştığında ellerini yıkamadan başkalarının kullandığı telefon vb gibi ortak gereçlere temas etmemelidirler. En etkili korunma hastaların alacağı bu gibi tedbirlerle olur. Korumada sağlıklı kişilerin alacağı tedbirler: sonbahar-kış aylarında uygun giyim ve beslenmeye dikkat edilmesi; kalın-yünlü sıcak giysiler kullanılması, terli kalınmaması, bol sebze meyve tüketilmesi, vücut direncini düşüren ve kolayca hasta olmamızı sağlayan etkenlerden uzak durulması; aşırı yorgunluk, alkol, sigara, az ve düzensiz uyku, düzensiz ve tek yönlü beslenmeden kaçınılması önemlidir.

GRİP VE ENFEKSİYONLARDAN KORUNMADA BESLENME

Grip ve enfeksiyonlardan korunmada ve tedavide bağışıklık sistemi çok önemlidir. Bunun için beslenmemizde bağışıklık sistemimizin güçlenmesine yardım edecek yeterli protein almaya, özellikle biyolojik değeri yüksek, süt, süt ürünleri, yumurta gibi, proteinleri tüketmeye dikkat etmeliyiz.

Ayrıca; serbest radikalere karşı ilk savunma hattımız olduğu düşünülen C ve E vitamini, beta-karoten içeren besinleri de sıkça tüketmeliyiz. Bilindiği gibi; serbest radikaller, insan yaşamında 'kötü çocuklar' olarak isim yapmalarına rağmen yaşamımız için gereklidir ve yalnız fazla bulundukları zaman tehlikeli olurlar. Serbest radikallerden korunmamızı, anti-oksidanlar olarak adlandırılan mikro besin maddeleri sağlayabilir. Antioksidanlar ise C vitamini, E vitamini ve A vitamini içeren besinlerde bol miktarda bulunur.

Limon, portakal, dolmalık biber, maydanoz, kivi ve greyfurt bol miktarda C vitamini; ayçiçek yağı, badem, ceviz ve fıstık türleri de E vitamininden zengin besin maddeleridir. Turuncu, kırmızı, ve yeşil sebze ve meyvelerde bol miktarda bulunan beta karoten de bağışıklık sistemi hücrelerinin sayısında önemli derecede artış sağlar. Bu vitamini içeren gıdaları tüketmekle hem bağışıklık sistemini güçlendirmiş, hem de kanserden korunmuş oluruz. Beta kroten vücutta A vitaminine çevrilerek dolaylı yarar da sağlamaktadır.

A vitamini, havuç, ıspanak, kabak ve domateste vardır. A vitamini kandaki beyaz hücre aktivitesini artırarak kanser tümörleriyle savaşmaya yardım eder. Bir orta boy patates günlük A vitamini ihtiyacının yaklaşık iki katını karşılar. A vitamininden zengin diğer besinler karaciğer, havuç, ıspanak, brokoli, marul, kayısı ve kavundur.

Serbest radikallere karşı savaşmak için aldığımız bütün besinler önemlidir fakat bağışıklık sistemini desteklemek amacıyla yapılan diyetin göz önünde bulundurulması gereken yönleri vardır. Savunmaya yönelik yemeyi planlıyorsak yağ ve kolesterol tüketimi, protein alımı ve diyet lifi de en az aldığımız besinlerin çeşitliliği kadar önemlidir. Bu noktada yağlı ve bol salçalı etlerden ve fazla miktarda şeker tüketiminden de kaçınmak gerekir. Araştırmalar, şekerin akyuvarların bakterileri yutma ve yok etme yeteneğini azalttığını göstermiştir. 100 gram şeker içeren bir içeceğin 2 saat içinde bağışıklık işlevlerini yarı yarıya düşürdüğünü ve bunu en az 5 saat sürdüğü belirtilmektedir.

Ayrıca bağışıklık sistemini oluşturan hücrelerin organizmadaki hareketlerini sürdürebilmeleri için günde en azından 2-3 litre su içilmesinde fayda vardır. Bununla birlikte omega 3 yağ asitleri adı verilen ve balıkta bolca bulunan yağ asitleri ve proteinli gıdalarda aldığımız arginin amino asidi, bağışıklık sistemimiz için önemli besin kaynaklarıdır.


Kaynak:  Nokta Dergisi

Yeme Bozuklukları

Günümüzde görülen yeme bozuklukları arasında anoreksiya nervoza, bulimia nervoza ve atipik yeme bozukluğu (kontrolsüz yeme ve binge-eating disorder) olmak üzere 3 rahatsızlık bulunmaktadır. Genellikle yüksek sosyo - ekonomik düzeydeki ailelerde görülmektedir. şişmanlıktan korkulması, genç kızlarda mankenlere özenti, gelişim sorunları, psikolojik etmenler nedenler arasındadır. Yeme bozuklukları, yediğinden suçluluk duyarak kusma, tiksinerek yememe veya bir daha yiyemeyecekmiş gibi aşırı yemeden dolayı açığa çıkmaktadır.

Daha çok genç kızlarda görülmekle birlikte aktör, manken, hostes ve dansöz gibi dış görüntüsü ön planda olan mesleklerde de ve son zamanlarda erkeklerde de görülebilmektedir. Yeme bozukluğu olan kişilerde homoseksüellik, aseksüellik, depresyon, anksiyete , kişilik bozuklukları ya da uyuşturucu madde kullanımı daha sık görülmektedir. Vejetaryenler, atletler ve ölümcül kronik hastalığı olanlarda da yeme bozukluklarına sık rastlanır. Kalıtsal faktörler, yetiştirilme özellikleri, kültürel ve biyolojik özellikler kişinin yeme bozukluğu geliştirmesine önemli katkılarda bulunur.

Zayıflık hastalığı olarak bilinen anoreksia ve bulimia gibi yeme bozuklukları beyinde kalıcı hasarlar bırakabilmekte ve kilo kaybıyla birlikte beyin kütlesinde de azalma ve beyindeki kimyasal reaksiyonlarda değişiklik olabilmektedir.

ANOREKSİYA NEVROZA

Açlık hastalığı olarak da adlandırılan Anoreksiya’da besin alımına, kiloya ve zayıflığa karşı takıntılı olan kişiler zayıf olsalar dahi yemeği ve aç olduklarını redderler. Çok düşük kalorili bir diyet tükettikleri için vücut ağırlıkları zamanla azalır. Genellikle ergenlik döneminde başlamakta ortalama 17 yaş ama nadiren 40 yaşın |zerinde de görülebilmekte.

Anoreksiyalı bir kişi,

Kilo almaktan korkar, şişmanlık onlar için kabus gibidir. Eski kilolarına ya da çevrelerinde görünüm olarak beğeni kazanan kişilerin kilosuna inmek için hedef belirler, gün içinde farklı zamanlarda tekrar tekrar tartılırlar. Toplum içerisinde ufak porsiyonlar tüketirler, aç olsalar bile tok olduklarını söylerler. Kısa sürede çok fazla kilo verirler. Kabızlık ve düzensiz menstürasyon sorunları vardır, tüylenme ve saç dökülmesi problemi yaşarlar. Normal miktarda besin tükettikten sonra mide bulantısı veya şişlik hissederler. Hiperaktif, depresif, korkak ve agresif olurlar. Gitgide sosyal çevrelerini kısıtlarlar Sürekli spor veya ağır egzersizler yaparlar.

Özellikle temizlik ve ders çalışma ile ilgili saplantılara rastlanabilir. Cinsel gelişimlerinde sorun olduğu gibi, cinsel isteksizlik ve diğer cinsel sorunlar da beraberinde gözlenebilmektedir.

Kansızlık, vücut su- tuz dengesinin bozulması, kanda kolesterol ve üre düzeylerinin artışı, karaciğer enzimlerinin yükselmesi, tiroid bezi hormonlarının düşmesi, kadınlarda ostrojen dediğimiz kadınlık hormonu, erkeklerde testesteron denen erkeklik hormonu düzeylerinde düşme sonucu cinsel işlevlerde azalma, kalp atımında azalma ve düzensizlikler, beyin boşluklarının beyin dokusuna oranla kapladığı hacmin artışı oluşabilmektedir.

BULİMİA NEVROZA

Psikolojik kökenli bir hastalıktır. Anormal yeme alışkanlığı ile kendini belli eder ve daha sonra kilo almayı önlemek için uygunsuz davranışlar gösterir, hasta kusar, laksatif ve diüretik ilaçlar alıp, lavman yaparak yediği yiyecekleri g}kar}r. Aç kalırlar, ya da aşırı egzersiz yaparlar. Genellikle ergenliğin son veya erişkinliğin ilk dönemlerinde görülmektedir.

Bulimiyalı bir kişi,

Kendini iyi hissetmediği, karmaşa ve stres içerisinde olduğu zamanlarda veya diyetlerden sonra aşırı açlık duygusuyla tıkınmaya başlamakta rahatlama hissinden sonra suçluluk duygusuyla yenilen yiyecekleri çıkarmaktadırlar. Yemekten sonra ortadan kaybolmakta ve genellikle banyoya gitmektedirler. Depresif belirtiler veya bozukluklar, %30’unda uyuşturucu madde veya alkol bağımlılığı görülebilmektedir. Mide asidinin ağıza gelmesi ile diş çürükleri, mide delinmeleri, ellerin üzerine kusmak için zorlama sırasında oluşan diş izleri ve yaralar, adet düzensizlikleri görülebilmektedir.

ATİPİK YEME BOZUKLUKLARI

Fazla Yeme - kontrolsüz yeme…

Kendini kontrol edemeden yeme bir hastalık sayılmaktadır. Bulimikler gibi aşırı kalorili yiyecekler birden tüketilir ve ama vücutlarından atmazlar. Borderline bir kişilik bozukluğu sayılabilir. Bu kişilerin kimlik duygusunda, duygu durumunda ve ilişkilerinde sürekli bir tutarsızlık vardır. Çaresizlik duygularını yenmek için beden ağırlığı, biçimi ve yeme davranışları üzerinde aşırı bir denetim saplamaya çalışırlar. Bunu başaranlarda anoreksia nervoza, başaramayanlarda ise kontrolsüz yeme nöbetleri görülmektedir.

Gece Yeme Sendromu(Binge eating)

Günlük enerjinin an azından %25’ni akşam yemeği ile ertesi sabah arasında geçen sürede almaktadırlar. Bu durum uyku bozukluklarına bağlı olabilir veya uyku apnesinin bir özelliği olarak da kabul edilebilmektedir. O nedenle bu hastalar gündüz uyuklar vaziyette dolaşırlar. Binge eating bir psikiyatrik hastalıktır, depresif bir davranış ile karakterize olmasına rağmen gün içindeki seyirleri birbirinden farklılık göstermektedir. Kontrol edilemeyen aşırı yemek yeme nöbetleri vardır ve obezlerin neredeyse %30’unda görülmektedir. Hasta sabahleyin uyandığı zaman iyi durumdadır ve gün ilerledikçe ruhsal durumu bozulmaktadır.

Tedavi

Yeme bozukluklarının tedavisi zor. Mümkün olduğunca çabuk profesyonel yardım alınmalı. En iyi tedavi yöntemi tıbbi, psikolojik ve beslenme konsültasyonunu içeren kombine bir çalışma ile gerçekleşmektedir. Anoreksialı kişi tehlikede olmadığına ve yardıma gerek duymadığına inanır, Bulimialı kişi ise sorunun farkındadır ama tekrar kilo alma korkusu ile tedavi görmek istemez. Tedavi süreci birkaç aydan birkaç yıla kadar sürebilir. Ancak tedaviden sonra da tekrarlayabilmesi hala bir sorun olmaya devam edebilmektedir.


Kaynak:  Nokta Dergisi

Neden Mucize Diyet Yoktur

Kısa vadeli hedefler peşinde olmayan, doğruları yapmak isteyen insanlar mucize peşinde olmazlar. Eğer yaşamımız boyunca istediğimiz kilo ve görünümde olmak istiyorsak o zaman yaşamımız boyunca uygulayacağımız ve vazgeçmeyeceğimiz doğruları, yani Sağlıklı Beslenme İlkelerini öğrenmemiz şarttır.

Her insanın doğduğu andan itibaren bir çok faktör daha sonraki beslenme düzenini belirler. Bu faktörlerin en önemlilerini şöyle sıralayabiliriz:

• Genetik Faktörler 
• Kişinin kan bulguları ile belirlenebilen organik durumu 
• Beslenme Alışkanlıkları
• Sosyal Yaşamı

Tüm bu faktörler hemen her bir birey için birbirinden değişik ihtiyaçlar ve çözümler bulunmasını gerektirir. Sözgelimi ailesinde şişmanlık kalıtsal olan bir birey için istediği kilolara inebilmek, az kilolu bir aileden gelen kişi için olduğundan çok daha zor bir iştir ve onun için değişik ve belki de daha uzun süreli bir program uygulamak gerekebilir. Yada iş yaşamı boyunca devamlı seyahat etmek zorunda olan bir kişi, kendisi için hazırlanmış beslenme listesinde olan enginar yemeğini o gün o saatte bulamayabilir. Bununla beraber enginarın yerine ne yemesi gerektiğini tahmin edebilecek beslenme eğitimini almışsa başka bir gıda ile değiştirebilir.

Dolayısıyla bu konu ile ilgilenen yani Sağlıklı Beslenmek isteyen herkes kendisine bu faktörleri bir araya getirilmiş ve sentezi çıkarılmış hali ile, bir uzman tarafından tavsiye edilecek kendisine özgü beslenme düzenini öğrenmeli ve uygulamalıdır. Gazetelerde, dergilerde yada kitaplarda yayınlanan ve çekici bir tanımlama ile “Mucize” oldukları bildirilen Rejim Listeleri hem yanılsama yaratmakta hem de bunları deneyip başarısız olan insanların daha fazla umutsuzluğa kapılmasına neden olmaktadır.
Bu yüzden birçok insan için geçerli olabilecek, tek tip beslenmeye yönelten “Mucize Diyet” diye bir kavram yoktur.

Öğrenmek gereken şey Sağlıklı Beslenme İlkeleridir.

Bu dört faktörden başka da bir çok değişkenin geçerli olduğu insan yaşamında, en temel ihtiyaç olan beslenme ilk bakışta komik ve garip de gelse bir uzmandan öğrenilmelidir. Yani bir uzman size nasıl beslenmeniz gerektiğini öğretmeli, bu öğrettiklerini belli bir süre pratik ettirmelidir. Bu pratiğin sonunda kilo verdiğinizi de görürsünüz, daha sağlıklı hissettiğinizi de… Bunun yaşamınız için ne kadar değerli bir bilgi olduğunu anladığınızda da kendi kendinize bu ilkeleri yaşam boyu uygulamaya çalışırsınız.

Genetik Faktörler ve Beslenme:

• Kalp Sağlığı: Bazı Genetik faktörler belli kişilerin kalp rahatsızlıklarına yakalanma ihtimallerini daha yüksek olarak gösterirler. Basit ve uyulması kolay beslenme tavsiyeleri bu riski azaltmaya yarar.

• Kemik Sağlığı: Belirli genetik faktörler, kemiklerin, bazı besinlerle daha sağlam kalabilmesi için bazı gıdalara olan ihtiyacı işaret eder. Tavsiye edilen bazı yiyecekler bu sorunu çözer.

• B Vitamini Kullanımı: Birçok insan vücutlarının B vitaminini kullanım yolu ile ilgili birçok değişik genetik varyasyona sahiptir. Tavsiye edilen bir takım destek ürünleri bu sorunu çözebilir.

• Detoxification: Genleriniz vücudunuzun toksinlerden kendi kendini temizleyebilme yeteneğini de belirler. Eğer gerekliyse, sağlığınızı geliştirmek için temizleme sistemlerinize uygun spesifik gıdalar tavsiye edilir.

• Antioksidanlar: Vücudumuzun serbest radikalleri nasıl nötüralize ettiği bilgisi genetik olarak belirlenmiştir. Bu yaşlanmada ve birçok değişik rahatsızlıkta önemli bir etkendir.

• İltihaplanma: Genetik profilinize bağlı olarak, iltihaplanma hasarları ile savaşabilmek için bazı belirli yiyeceklere ihtiyaç duyabilirsiniz.

• İnsülin hassasiyeti: Eğer genleriniz insülin hassasiyeti riskinizi arttırıyorsa, beslenme sisteminiz ve hayat tarzınız ile ilgili tavsiyeler ile bu riskinizi azaltılıp şeker hastası olma ihtimaliniz düşürülebilir.

Hepimiz sağlığımızın yediğimiz ve içtiğimiz şeylerden ve herkesin bildiği yaşam tarzı seçimlerimizden etkilendiğini biliriz. Son bilimsel araştırmalar göstermiştir ki her birimiz için bu yaptığımız seçimler sağlığımız üzerinde çok büyük değişiklikler yaratabilir.

Genlerinizdeki küçük farklar vücudunuzun gıdaları nasıl metobolize ettiğini, besinleri nasıl kullandığını ve zararlı toksinleri nasıl vücudunuzdan çıkardığını belirler. Bütün bunlar ise sizin genel sağlığınızı etkilemektedir. Tüm bunları öğrenerek bildiğinizde, beslenme sisteminizi ve yaşam tarzınızı optimum beslenme ve sağlığınız için değiştirip şekillendirebilirsiniz.

Örneğin, bazı genleriniz sizin kalp rahatsızlığına sahip olma riskine sahip olduğunuzu işaret ediyorsa, verilecek olan beslenme listeleri ve hareket etme tavsiyeleri bu rahatsızlığınızın gelişme şansını azaltacaktır. Yada vücudunuz B vitaminleri ile iyi çalışamıyorsa ki bu deri yenileme için önemli bir faktördür, değiştirilmiş bir beslenme sistemi yada günlük alınan bir yardımcı ürün (supplement) size sağlıklı bir deri değişimi sağlayabilecektir.

Amerika Birleşik Devletlerinde 19 adet Gen ninizi inceleyerek tüm bu konular ile ilgili beslenme sistemleri tavsiyeleri yapılmaya başlanmıştır.

Kişinin kan bulguları ile belirlenebilen organik durumu:

İnsanlar beslenme sistemlerini değiştirmek için bir uzmana danışmaya başladıklarında diğer faktörler gibi vücutlarının o anda içinde bulunduğu durumu öğrenir ve belki de daha önce farkında bile olmadıkları birçok gerçeği fark etmeleri sağlanır.

Herhangi bir rahatsızlığı olmadığını düşünen birçok insan yaptırılan bazı belirli kan tahlillerinin sonucunda şeker hastalığı riskine sahip olduğunu, magnezyum seviyelerinin düşüklüğü ve buna bağlı sonuçları ve sebepleri öğrenebilirler.

Kalp rahatsızlığını öngörülebilir bir şekilde iyileştirebilmek için gerekli iki şey olduğunu söylenmektedir: Biri zayıflamak ve mükemmel şekilde beslenmek, diğeri LDL’nizi 100 ün altına çekmek. LDL seviyenizi herhangi bir sebeple bilmiyor ve bunun neden önemli olduğunu size anlatılmıyorsa Kalp Rahatsızlığı riskiniz artmaktadır.

Bu ve benzer birçok sebep yüzünden Beslenme Sisteminizi değiştirmek istiyorsanız ilkönce bir uzman size belirli kan değerlerinizi açıklamalı ve yeni beslenme sisteminizi bunlara uygun belirlemelidir.

Beslenme Alışkanlıkları

Yaşamın başından itibaren gelişen ailenin okulların tüm toplumun bu gelişmede etkili olduğu Beslenme Alışkanlıkları değiştirilmesi oldukça zor olan bir konudur.

Eğer bir kişi kızartmaları ve bol yağlı yiyecekleri yiyerek lezzet duygusunu tatmin ediyorsa, yaşamının başından itibaren alışmış olduğu bu tatminden ayrılması sadece ikna yöntemi ile mümkündür. İkna etmek ise ona verilecek olan güven duygusu ve bu zararlı alışkanlığın onun vücudunda yaptığı tahribatı tam anlamıyla ona göstererek olabilir. İnsanoğlu kendisine zarar verecek şeyi gerçekten görüp anlayabildiğinde bunu engeller. Bu ister çok lezzetli bir baklava porsiyonu olsun isterse tam yağlı bir peynir. Vücudumuza ne yaptığını öğrenirsek ondan uzak durmak için irademizi sesini daha istekle dinleyebiliriz. Burada yapılması gerekli en büyük işlerden biri sizi zararlı Beslenme Alışkanlıklarınızdan vazgeçmenize ikna edecek olan Beslenme ve Diyet Uzmanınızındır. Gereken tüm çabasını göstermeli ve bunun ne kadar önemli olduğunu anlatarak ikna etmelidir.

Aile içerisinde yenilen gıdaların daha çocukken bile tüm bireylerin üzerinde alışkanlık açısından büyük etkisi vardır. Eğer bir evde devamlı olarak hayvansal yağlardan yapılan yemekler ile büyüme çağı geçirilmişse, bir genç devamlı olarak Fast Food ve atıştırma tipi besinler için bir alışkanlık edinmişse bunun akılla ve sabırla vazgeçmeden çaba göstererek zararlarının gösterilmesi ve değiştirilmesi gereklidir.

Örneğin ; yağın bir gramında yaklaşık 9 kalori bulunur, oysa protein ve karbonhidratın bir gramında yaklaşık 4 kalori vardır. Bu nedenle, taze sebze ve bazı meyveler gibi yüksek karbonhidratlı yiyecekler yediğimizde daha fazla yiyebilir ve yine de aldığınız kalori miktarını nispeten düşük tutabilirsiniz. Karbonhidrat açısından zengin, rafine edilmemiş yiyeceklerdeki yüksek lif oranı, kendinizi daha doymuş hissetmenizin ve canınızın daha fazla yiyecek çekmemesinin önemli bir nedenidir.

Bunları Sağlıklı Beslenmeyi öğrenmek isteyen insanların tek tek öğrenmesi şarttır. Başka türlü zararlar ve yararların farkında olamayacaklardır.

İştah, vücudun ağırlığı tarafından değil, lif, besin yoğunluğu ve kalori yoğunluğu tarafından kontrol edilir. Kalori miktarını yiyeceğin hacmine göre hesaplamak faydalıdır. En az kalori alarak doymamızı sağlayacak olan yiyeceklerin hangileri olduğu çok açık: Yeşil sebzeler, baklagiller ve bazı meyveler.

Çoğumuz çok fazla yağ yeriz, fakat bilimsel araştırmalar çok az yağ yemenin de problem olabileceğini göstermektedir.

İdeal sağlık, beslenme sisteminizdeki yağ asitlerinin doğru bir şekilde dengelenmesine de bağlıdır.

Az yağlı bir beslenme sistemi, eğer daha fazla doymuş yada trans yağ ve aşırı miktarda rafine karbonhidrat içeriyorsa, çok yağlı bir beslenme sisteminden daha kötü olabilir. Yağın çeşidi, miktarından daha önemlidir.

Beslenme alışkanlıklarını değiştirmek isteyen ve bu şekilde kilo vereceklerine yada sağlıklarına kavuşacaklarına inanan insanlar bunun gibi ve benzeri birçok bilgileri öğrenerek yaşamı boyunca uygulamalıdırlar.

Sosyal Yaşam

Kilo vermek isteyen insanların hepsi aynı yaşamı yaşamamaktadırlar. Bir iş adamı devamlı seyahat etmek zorundadır. Bir ev hanımı her gün ailesi için yemek yapmak ve evde bulunmak zorundadır. Bir marangoz bedeni ile çalışırken bir ofis görevlisi çoğunlukla beyni ile çalışmaktadır. Dolayısıyla herkes bir yandan beslenirken bir yandan da değişik hayatlar yaşamakta ve enerjiler harcamaktadır.

Bu yüzden herkes için aynı, ortak yada benzer diyeti uygulamaya kalktığınızda hem uygulanabilirlik açısından birçok sorunla karşılaşabilir hem de gerçek ihtiyacınıza uygun olmayan şeylerle kendinizi beslemeye kalkışabilirsiniz.

Beslenme sistemimizi değiştirmemek için aslında birçok sebep bulabiliriz. Sosyal yaşamımız bize bu sebepleri vermek için birçok fırsatlarla doludur. Eğer uzun vadeli olarak bir karar vermişsek bu sebeplerin hepsini ortadan kaldırmamız mümkündür.

• Gün boyunca okulda olan bir öğrenci kantinden ne seçmesi gerektiğini bilmelidir.
• Devamlı açık büfelerden yemek almak zorunda kalan bir satış temsilcisi neleri seçmesi gerektiğini bilmelidir.
• Pazardan alışveriş yapan bir ev hanımı tere yağ yada hayvansal yağlar yerine ay çiçek yağı, zeytinyağı gibi yağlara yönelmeli, tezgahtarlara kepekli pirinç sormalıdır.

Dışarıda yemek yerken:

• Yemek yiyeceğimiz mekana kurt gibi aç gitmemeliyiz, siparişimizi vermeden ekmek sepetindekileri bitirmemeliyiz
• Ekmeğimizin üzerine yağ sürmemeliyiz, en bayat ekmeğin bile lezzetli olmasına sebep olabilir.
• Mönüye göz atmak için 2 dakika daha uzun süre harcamalıyız.
• Lezzetli ve yumuşak olduğu kadar besleyici de olan bir yemek seçmeliyiz.
• Yarım porsiyonlar sipariş etmeli yada arkadaşımızla paylaşmalıyız.
• Yiyemediklerinizi eve götürme seçeneği olduğunu hatırlayıp illa bitirmek için ısrar etmemeliyiz.
• Yarım saatlik bir yemek sonrası yürüyüşünün zevkini çıkarmalıyız.
 

Kaynak:  Nokta Dergisi
 

Migren ve Migrene Bağlı Baş Ağrıları

Migren çeken çok insan vardır. Tek yanlı baş ağrısından, bulantı ve kusmadan ve ışıktan rahatsız olmaktan yakınırlar. Migren krizi baş göstermeden önce birtakım uyarıcı belirtiler görülür;bedenin sıvı toplaması, ruh halinde değişiklikler, yiyeceğe özlem çekme ve yorgunluk gibi. Bunları görsel rahatsızlıklar izler. Baş ağrısı başlamadan hemen önce hasta, parlayıp sönen ışıklar görebilir. Baş ağrısı birkaç saat de sürebilir, 2-3 gün de;ve çoğu kez hastayı karanlık bir odada uzanmaya zorlar. Dinlenme ya da uyku genellikle ağrıyı hafifletir. Hatta bazen ağrıyı tamamen geçirebilir.

Migrene karşı birçok tedavi yolu olduğu gibi, migrenden korunmak için de birçok önlem salık verilir. Bunların hepsi yararlı olabilirse de, hiçbiri migrenin nedenini açıklamaz.

Araştırmacılar, migren hastalarının kan trombositlerinin migren krizleri arasında normalden daha çok yığılarak birbirine yapıştığını saptamışlardır. Migreni önlemek üzere aspirin gibi trombosit kümelenmesini azaltan ilaçlar yararlı olabilirse de biz bu konuda özel bir yaklaşımı yeğliyoruz. Yakın zamanda yapılan araştırmalar, çocuklukta baş gösteren migrenin başlıca nedeninin, besin alerjisi olduğunu ortaya koymuştur. Araştırmacılar sık sık şiddetli migren krizleri geçiren 88 çocuktan %93’ünün sıkı bir kısıtlama rejimi uygulayınca hastalıktan kurtulduğunu saptamışlardır.

MİGRENLİLER İÇİN KISITLAMA REJİMİ

Aşağıdakileri bırakın:

• Sigara
• Doğum kontrol hapı
• Çay, kahve ve kolalı içecekler, kakao, çikolata gibi bileşiminde kafein bulunan yiyecekler
• Alkol, özellikle kırmızı şarap
• Şeker
• Bazı durumlarda aspartan içeren besinler

Çoğu hasta yukarıdakileri uygulayınca iyileşir. İyileşmeyenler şunlardan da kaçınmalıdır:

• Bileşiminde tiramin bulunan yiyecekler;çikolata, maya türevleri ve maya ürünleri, karaciğer, salam, sosis, bakla, salamura ringa balığı ve peynir
• İçinde histamin bulunan yiyecekler;peynir, salam, sosis, tuzlama lahana gibi
• İçinde migreni azdırabilecek doğal kimyasal maddeler bulunan yiyecekler;portakal, muz gibi
• Yiyeceklere konan katkı maddeleri;tartrazin (E102), benzoat (E210-219), monosodyum glütamat (E621) gibi
• Buğday
• Süt

Migrenle ilişkili başlıca yiyecekler bunlardır. Rejime dört hafta devam edilmesi uygun olur. Eğer bu programı uygularken migren krizi geçirmezseniz, 3-7 gün aralarla, dokunduğundan kuşkulandığınız yiyecekleri birer birer yiyin ve hangi yiyeceğin krize neden olduğunu saptayın. Eğer bir yiyeceği yedikten sonra migren ağrıları baş gösterirse, 3-4 gün yeni bir yiyeceği denemeyin. Çünkü bu süre içinde trombosit anormallikleri belirgin olmayabilir. Eğer bu programı uyguladığınız halde durumunuzda bir düzelme olmazsa, daha kısıtlı bir rejim uygulamak gerekir. Bu rejimde kişinin ancak 10-15 tür yiyeceği denemesine izin verilir. Bu rejim ancak bir doktor denetiminde uygulanmalıdır.

Dönüşümlü ya da ek olarak, trombosit yığılımını önleyen besin bütünleyiciler de alabilirsiniz. Bu yaklaşımın bir yararı da, çok sıkı bir rejim uygulamanızı gereksiz kılmasıdır. Trombositlere karşı güçlü etkileri olan besin bütünleyicilerin başında B6, C ve E vitaminleri, temel yağ asitleri (keten tohumu yağı, balık yağı ve eşekotu yağı gibi) ve zencefil gibi bazı besin maddeleri gelir. Yukarıda verilen rejim ve bileşiminde maya bulunmayan karma vitaminler, hastanın durumunda iyileşme sağlayabilir. Doğum kontrol kullanmaktan kaynaklanan ya da hapların kullanımıyla azan migrenlerde B6 vitaminini denemenin yararı olabilir. Östrojenler B6 vitamini gereksinimini artırır. Ayrıca günde 50 mgr B6 vitamini almak trombosit yığılımını da önler.

Migrenin öbür nedenlerinin başında çevresel kimyasal maddeler (sigara dumanı, parfümler gibi) , aşırı televizyon seyretmek, stres, yorgunluk, omurga bozuklukları ve hipoglisemi gelir. (Omurgadaki bozukluklar çoğu kez masajla ve osteopatik uygulamayla geçirilebilir.) Ayrıca, bir öğünü atlayıp yememek de migrene yol açabilir. Düzgün aralıklarla yemek yemek önemlidir.

Migrenli Nevralji

Bu tür baş ağrısı migreni andırırsa da bazı değişik özellikleri vardır. Baş ağrısı genellikle yetişkinlerde ve daha çok da erkeklerde baş gösterir. Birkaç hafta boyunca günde 1-2 kriz gelir. Sonra hasta birkaç ay hiç baş ağrısı çekmez. Ta ki, yeniden sık sık tekrarlayan krizlerle dolu haftalar gelene kadar. Ağrı genellikle bir gözün çevresinde odaklanmıştır, bu göz sulanabilir. Yüzün gene aynı yanında doluluk hissi ve burun akması olabilir.

Bu tür baş ağrılarına da çoğunlukla migrene yol açan nedenler yol açar. Çay, kahve, şeker, alkol, tütünden kaçınmak ve bir yiyecek güncesi tutmak yararlıdır. Baş ağrıları baş gösterince son 24 saattir yediğiniz yiyecekleri bir yere not edin, sonra bu notlara dayanarak bir kısıtlama rejimi uygulayın. Bu arada trombosit yapışkanlığını azaltacak besin bütünleyiciler almayı da ihmal etmeyin.

Öbür baş ağrılarının nedenleri ise şunlar olabilir:

• Yüksek tansiyon
• besin alerjisi
• sinirsel gerginlik 
• aşırı çay, kahve içmek ya da bunları ansızın kesmek
• aşırı alkol
• atlanıp yenmemiş öğünler
• adet öncesi gerginlik
• sinüs sorunları
• ilaçların yan etkileri
• göz sorunları (belki yeni bir gözlüğe gereksiniminiz vardır?)
• omurga sorunları
• tam bir çek-up gerektirebilecek başka tıbbi hastalıklar

Migreniniz ne yapsanız geçmiyorsa, doktorunuzdan sizi tıbbi bir denetimden geçirmesini isteyin.
 

Kaynak:  Nokta Dergisi
 

Kalp - Damar Hastalıkları

Bazen öfkeyle, bazen sevinçle ama çoğunlukla fizyolojik problemlere bağlı inip çıkabilen kan debimizin, beslenmeyle de ne kadar ilgili olduğunu görmemiz açısından hazırladığım yazıdaki öğeler hayatımıza yeni bir bakış katacaktır umarım.

TUZ

Sofra tuzunun asıl adı “sodyum klorür” dür, %40 sodyum ve %60 klordan oluşur. Sodyum besinlerde doğal olarak bulunan bir mineraldir. Sodyumun vücuttaki temel görevlerinden birisi sıvı dengesini korumaktır. Hücre içi ve dışındaki sıvıların hareketini kontrol eder, kan basıncını düzenler, sinir uyarılarını iletir ve kalp kası dahil tüm kasların gevşemesini sağlar. Vücuttaki sodyum düzeyini böbrekler ayarlar. Sağlıklı bireylerde ihtiyacın çok üzerinde tüketilmesi dışında, sodyum konsantrasyonu çok yüksek seviyelere çıkmaz. Sodyumun fazla miktarı vücutta depo edilmez. Fazla alınan sodyumun büyük bir kısmı idrarla, daha az oranlarda da terlemeyle atılır. Ancak, bazı bireyler sodyuma duyarlı kan basıncına sahip olabilirler. Bu bireylerin diyetlerindeki fazla sodyum, yüksek kan basıncını oluşturmaktadır. Bu durumda sodyum alımının azaltılması kan basıncının düşürülmesinde yardımcı olabilmektedir. Sağlıklı bireylerde gıdalardan aldığımız günlük tuz miktarı 6 gr’ı ( 1 tatlı kaşığı ) geçmemelidir. Bu miktara yemeklerden, ekmekten, içeceklerden aldığımız tuz miktarı da dahildir.

HİPERTANSİYON

Kan basıncı (tansiyon), kanın atardamar duvarlarına uyguladığı kuvvettir. Milimetre civa ( mmHg) olarak ölçülür ve önce sistolik kan basıncı ( kalp atarken), ardından da diastolik kan basıncı ( iki vuru arasında kalp dinlenirken ) olmak üzere iki ayrı değerle ifade edilir. Her iki değerde önemlidir. Dünya sağlık örgütü ( WHO ) uzmanlar komitesine göre; sistolik kan basıncının 140, diastolik kan basıncını 90 mmHg ve altında olması normal kabul edilmekte. Gün içinde kan basıncında iniş çıkışlar olur. Kan basıncının uzun süre yüksek kalmasına hipertansiyon denir. Türkiye’de hipertansiyonun görülme sıklığı %11 ile 43 arasında değişmektedir. Hipertansiyonluların çoğunluğunu 40 yaş üstü grup oluşturmaktadır. Yetişkin nüfusta hipertansiyon görülme sıklığı erkekte %17, kadında %20’ dir.

Hipertansiyon; felç, böbrek hastalıkları ve koroner kalp hastalığı için önemli risk faktörüdür. Hipertansiyonlu bireyin koroner kalp hastalığına yakalanma olasılığı normal tansiyonlulardan 3-4 kat, felç geçirmesi 7 kat daha fazladır. Hipertansiyonu etkileyen birçok faktör vardır; kalıtım, şişmanlık, diyet ve ilaç kullanımı. Kalıtım açısından incelediğimizde siyah tenlilerde beyazlardan daha sık veya daha erken yaşta görülür ve daha ağır seyreder. Kan basıncı üst sınırlara yakın olan çocukların da ileride hipertansif ebeveyn oldukları ileri sürülmüştür. Şişmanlık ise hipertansiyon için başlıca risk faktörüdür. Beden ağırlığı olması gerekenin %20 üstünde olanlarda hipertansiyon sıklığı normal kiloluların iki katıdır. Bel/kalça oranı kan basıncı ile, genel şişmanlıktan daha önemli korelasyon göstermektedir. Özellikle 30-40 yaş arasında ağırlık kazanımı kan basıncını yükseltmektedir.

YÜKSEK TANSİYONDA BESLENME ÖNERİLERİ

Tuz tüketimi ile yüksek tansiyon arasında önemli bir ilişki söz konusudur. Yüksek tansiyonu olan bireyler doktorlarının tavsiyesine göre ya hiç tuz kullanmamalı ya da miktarını sınırlandırmalıdır. Yemekler tuz konulmadan pişirilmeli, ekmeğin de az tuzlu olmasına özen gösterilmelidir. Yemeklerinizde potasyumdan zengin maydanoz, nane, kekik, dereotu, limon suyu, soğan gibi tat vericilerin kullanımı, yemekte ki tuzun eksikliğini bir ölçüde giderecektir. Diyette doymuş yağ asitlerini çok içeren tereyağı ve katı margarin kullanılmamalıdır. Daha çok yemeklerde bitkisel yağları ve salatalarda da zeytinyağ kullanımı önerilmektedir. Aşırı miktarda tuz içeren salamura ve konservelerden uzak kalınmalıdır. Sofranızda roka, maydanoz, yeşil soğan, tere gibi yeşilliklerin bulunmasına özen gösterin.

KALP – DAMAR HASTALIKLARIYLA SAVAŞIMDA ETKİLİ BESİN ÖĞELERİ

Kalp ve damar hastalıklarından korunmada, hatta tedavide birçok vitamin ve mineralin olumlu etkisi bulunmuştur. Aşağıda bu besin öğelerinden üzerinde en çok araştırma yapılmış olanları ele alınıp nasıl etki gösterdikleri açıklanacaktır.

VİTAMİNLER

Beta – Karoten

A vitamininin ön maddesi olan beta – karoten vücutta yağlı dokularda depolanmakta ve gerektiği zaman A vitaminine cevrilmektedir. Harvard Üniversitesinde 6 yıl süren bir araştırmada 22 bin kişi gruba ayrılarak yarısına iki günde bir 50 mg beta – karoten, diğer yarısına da boş haplar (placebo) verilmiştir. Çalışmanın sonunda karoten alan grubun almayanlarına göre yarıdan daha az oranda kalp – damar hastalıklarına yakalandığı gösterilmiştir.

ABD’de yapılan ve “Hemşirelerin Sağlık Çalışması” adı verilen başka bir geniş çaplı araştırmada da en çok beta – karoten alan hemşirelerde miyokard enfarktüsü ( kalp krizi ) geçirme riskinde %70’e yakın azalma olduğu ortaya çıkarılmıştır.

C Vitamini

Antioksidan bir vitamin olan C vitamini özellikle kötü kolesterolün (LDL) oksijenden zarar görmesini engellemektir. Aynı zamanda iyi kolesterol (HDL) yükselmekte ve yüksek toplam kolesterolü düşürmektedir.

ABD’nin Boston kentinde yapılan bir araştırmada günlük gereksinimin 3 katı (180 mg) C vitamini alan ve kandaki C vitamini düzeyi yüksek kişilerin tansiyonlarının normal, HDL düzeylerinin yüksek, LDL düzeylerinin de düşük olduğu belirlenmiştir.

Günde 1 gram C vitamini, yüksek kolesterollü diyetle beslenen kişilerin kanlarında atheroskleroza neden olan maddelerin bir araya toplanmasını ve damarlara yapışmasını önlemektedir.

Deney hayvanları üzerinde yapılan araştırmalarda da yüksek kolesterollü diyet uygulayarak atheroskleroz başlatılan hayvanlarda C vitamini vererek bu durumun önlendiği ve geri döndürülebildiği gösterilmiştir.

C vitamini yetersiz alındığı zaman damarların çatlaması kolaylaşmakta, yüksek tansiyonla da bir araya gelirse kanamalara ve felce yol açabilmektedir. Bol sebze ve meyve tüketimi felci önlemekte ve bu bilim adamlarınca meyve ve sebzelerin zengin C vitamini ve potasyum kaynağı olmasına bağlanmaktadır. C vitamini de potasyum gibi felç için risk faktörü olan yüksek tansiyonun düşürülmesinde en etkili besin öğelerindendir.

E Viatmini

1990’lı yıllarda ABD’de başlatılan 2 büyük araştırma E vitaminin kalp hastalığı riskini azaltmada çok etkili olduğunu göstermiştir. Bunlardan birinde, 2 yıldan uzun süre E vitamini kullanan hemşirelerin, diğerinde de sağlıkla ilgili mesleklerde çalışan erkekler arasında daha fazla E vitaminini alanların koroner kalp hastalığı riskinin düşük olduğu bulunmuştur.

Günde 400 Uluslararası Ünite E vitamini, kan pıhtılaşmasında görevli hücrelerin bir araya toplanıp birbirine yapışmasını önlemektedir. Bunun iki katı E vitamini ise LDL oksidasyonunu yarı yarıya azaltmaktadır.

Kalp kasına yeterli oksijen gitmediği için oluşan göğüs ağrısı (anjina) da E vitaminiyle azaltılabilmektedir. İskoç ve İsviçreli araştırıcılar tarafından ortak yapılan bir araştırmada kandaki E ve C vitamini düzeyleri düşük hastaların daha çok göğüs ağrısı çektikleri belirlenmiştir. By – pass ameliyatından önce E vitamini verilmesi de ameliyat sırasında kalbe yüklenen stresi azaltmaktadır.

B Vitaminleri

B-6 vitamininin kalp hastalıklarından korunmadaki rolü daha çok toplumlar üzerindeki incelemerle belirlenmiştir. Et tüketiminin ve kükürtlü amino asitlerin alımının yüksek, B-6 vitamini alımının ise düşük olduğu ülkelerde atheroskleroz daha sık görülmektedir. B-6 vitaminince yetersiz diyetle beslenen laboratuar hayvanlarında da insanlardakine benzer atheroskleroz belirtileri ortaya çıkmaktadır.

Kalıtsal bir hastalık olan homosistinürli çocuklarda ileri düzeyde atheroskleroz oluşmaktadır. Bu hastalıkta, çalışması için B-6 vitaminine gereksinim gösteren amino asitlerin metabolizması bozulur ve homosistein adlı bir amino asit birikmeye başlar. Doğuştan B-6, B-12 ya da folik asit vitaminlerinin yetersizliği olan kişilerde damarlarda pıhtı oluşumuna ve kalp hastalığı riskinin artmasına neden olan bu madde yükselmektedir.

Menopoz sonrası kadınlar üzerinde yapılan bir araştırmada bu kişilerin kandaki homosistein düzeyi yüksek bulunmuş, günde 5 mg folik asit verilerek bir ayda düşürülmüştür. Folik asitin kalp hastalıklarını ve sakat doğumları önlemedeki rolü göz önüne alınarak ABD’de gıdaların folik asitle zenginleştirilmesi tartışmaları gündeme gelmiştir.

Kolesterol düşürücü diğer ilaçlardan farklı olarak, niasin vitamini LDL’nin yapımını ve kan dolaşımına salgılanmasını engellemekte, böylece önemli bir etki göstermektedir. Ayrıca, kalp krizi geçirmiş hastalarda ölüm riskini azaltmaktadır. Kalıtsal olarak kolesterolü yüksek kişilere niasin verildiği zaman toplam kolesterol ve LDL düzeylerinin düştüğü, HDL’nin ise yükseldiği görülmüştür.

MİNERALLER

Kalsiyum

Hem kan basıncının ayarlanmasında hem de kolesterolün düşürülmesinde etkilidir. Külesterolün düşmesi, LDL’yi düşürüp HDL’yi yükselterek gerçekleşmektedir. Kalsiyumun kalp hastalıklarından korunmada başka bir etkisi de vücutta nitrik oksit adlı bir maddenin üretimini arttırmasından kaynaklanmaktadır. Nitrik oksit, tüm organların işlev görmesinde rol oynadığı gibi kan damarlarının açılmasını sağlar ve böylece kan basıncını düşürür.

Magnezyum

Diyetleriyle ve sert sularla daha çok magnezyum alan toplumlarda kalp – damar hastalıkları riskinin daha düşük olduğu belirlenmiştir. Magnezyum, özellikle kandaki yağları ve bu yağların makrofaj hücreleri tarafından sindirilmesini kontrol ederek kalbi korur. Magnezyum yetersizliği yüksek tansiyona, düzensiz kalp atışlarına, damar tıkanmasına ve ani ölümlere neden olabilir. İngiliz doktorlar kalp krizi geçirmekte olan hastalara magnezyum enjekte ederek ölümleri dörtte bir oranında azaltmıştır. LDL’nin oksitlenmesi de magnezyum yetersizliğinde daha çok meydana gelmektedir.

Potasyum

Diyetlerdeki potasyum miktarı düşük olan İskoçların ve Amerikan zencilerin felç ve kalp krizi geçirme risklerinin yüksek olduğu belirlenmiştir.

Deney hayvanlarına da ekstra potasyum verildiği zaman kalpten ölümler %90 azalmaktadır.

Krom

İnsülin kormonuna yardım ederek vücuttaki yağın yakılmasını ve kolesterol kullanımını kontrol eder. Krom yetersizliğinden kandaki kolesterol hücrelere giremediğinden uzun süre kanda dolaşarak oksitleneme ve dolayısıyla damarlara zarar verme riski artar. Diyete krom eklendiği zaman atardamarlarda biriken kolesterolün azaldığı gösterilmiştir.

Demir

Oksijen kanda alyuvarlarda bulunan ve demir içeren hemoglobin adlı bir protein tarafından taşınmaktadır. Kalbe de yeterli oksijen bu yolla gidebilmektedir. Demir yetersizliğinde damar tıkanması daha sık olarak ortaya çıkabilmektedir. Ancak, kan dolaşımında proteine bağlı olmadan serbest dolaşan demir LDL’nin oksitlenmesine neden olabilir.

BAKIR

Birçok enzimin önemli bir kısmını oluşturan bakır, vücuttaki serbest radikallerin atılmasına yardımcı olur. Bakır yetersizliğinde tansiyonun ve kolesterolün yükseldiği belirlenmiştir.

Magnezyum

LDL ve HDL’nin düzenli görev yapmasında ve kolesterol yapımında rol oynar. Magnezyum yetersizliğinin damar tıkanmasına neden olduğu bildirilmiştir.

Çinko

Kalbe serbest radikallerin verdiği zarar bazen çinkoyla azaltılabilmekte ve kalp ameliyatlarından sonraki ritim bozuklukları düzeltilebilmektedir.

DİĞER BESİN ÖĞELERİ

Lesitin

Tüm hücrelerde, en çok da beyin, kalp, karaciğer ve böbreklerde bulunan doğal bir antioksidandır.

Lesitin; beyinde asetil kolin adlı maddeye çevrilerek bellek, düşünme yeteneği ve kas kontrolünde görev alır. Kolesterolün damar çeperlerinde birikmesini önler. Yapısındaki hem suda, hem de yağda çözme özelliğinden dolayı damarlardaki yağları metabolize ederek karaciğer bozukluğunun önüne geçer. Yağda çözünen A, D, E ve K vitaminlerinin emilimine ve vücutta kullanımına yardımcı olur.

Ticari olarak yumurta, soya ve mısırdan elde edilen lesitin kolesterolü düşürme amacıyla kullanılmaktadır. Hastalara soya lesitin verilmesi kolesterol düzeyinin %30 düşürülmesini sağlamıştır.

Koenzim Q

İnsan vücudunda ve gıdalarımızda, özelliklede balıkta bulunan vitamine benzer bir maddedir.

Kalp hastalarındaki düzeyi düşük bulunmuş ve 12 hafta bu kişilere verildikten sonra kalbin pompalama gücünde artma ve nefes darlığında azalma olmuştur. Ayrıca, düzensiz kalp atışlarını tedavide başarıyla kullanmıştır. Kalp kasının kasılmasında yardımcı olduğundan kalp krizi riskini de azaltmıştır.

Koenzim Q en çok sardalya ve uskumruda bulunmakta, balığın damar tıkanmasını önlemedeki rollerinden birinin bu maddeyi içermesinden kaynaklandığı düşünülmektedir. Koenzim Q içeren diğer gıdalar arasında soya ve susam yağları, ıspanak, brokoli ve buğday embriyosu sayılabilir.

Taurin

Vücuttaki tüm dokularda ve anne sütünde bolca bulunan bir amino asittir. Bazı araştırıcılar, kalbe yeterli kanın gitmediği durumar da ortaya çıkan düzensiz kalp atışlarını hücre içi taurinin azalmasına bağlanmaktadır. Taurin ayrıca, kan basıncının düşürmede ve antioksidan etkisinden dolayı göz sağlığına etkilidir.
 

Kaynak:  Nokta Dergisi
 

Hamilelikte Vitamin Kullanımı ve Su Alımı

Hamilelikte folik asit ve demir dışındaki diğer vitaminlerin doğal yollardan alınmasının daha yararlıdır. Hamilelikte alınan vitaminlerin, bebeğin gelişimini etkiler, bu vitaminlerin doğal yollardan alınmasını daha yararlıdır.

Bizim ülkemiz için ise vitamin desteği genelde gereksizdir. Birçok sebze ve meyve günlük ihtiyaçtan çok daha fazla vitamin içerir. Genelde hamilelere vitamin hapları vermek alışkanlık olmuştur. Bu haplar iştah açabilir ve mide bağırsak sistemini gereksiz yere yorar. Ikiz hamileliklerde, dirençli kusmalarda ve hastalık hallerinde bazı özel vitaminlere karşı gereksinim artar.

Vitaminin fazlası yarar değil zarar verir bu yüzden bir uzmana danışarak vitamin kullanmalısınız. Fazla D vitamini yenidoğanda kalsiyum fazlalığına ve buna bağlı ciddi sorunlara yol açar. A vitamininin ise yağda eriyen bir vitamin olduğu için aşırı alınması durumunda vücutta depolanır, bu da bebekte bel kemiği açıklıkları, kemik sakatlıkları, ve idrar yolu bozukluklarına yol açabilmektedir.

Vitaminler

Hamilelik süresince belirli vitaminlere olan gereksinimler artmaktadır.

A Vitamini; Sizin ve bebeğinizin tüm vücut dokularının ve hücrelerinin sağlığına ve büyümesine katkıda bulunur. Gebeliğiniz süresince normal düzeyde A vitamini sağlamaktadır.

B Vitaminleri; Günlük fazladan 300 kalori tüketimiyle pek çok B vitaminlerinin fazladan gereken miktarlarının yeterli olarak tüketilmektedir. Gebelikte B12 vitaminine olan gereksinim artmaktadır, süt, yumurta, peynir, et gibi hayvansal kaynaklı besinlerin tüketimine özen göstererek bu vitaminin yeterli alımı sağlanabilir. Folik asit gebelik öncesi 400 mcg alınması gerekirken gebelik süresince 600 mcg alınmalıdır. Folik asit desteği hamilelikte mutlaka gereklidir.

Özellikle hücre bölünmesinde ve hücrenin genetik yapısının oluşmasında önemli rol oynayan folik asit, gebeliğin erken dönemlerinde, bebeğinizin merkezi sinir sisteminin gelişimi için fazlasıyla gerekli bir maddedir. Embriyo, gebeliğin ikinci ve on ikinci haftaları arasında yeterli folik asit alamazsa özellikle beyin ve omurilik ile ilgili anormallikler olmak üzere doğumsal gelişim bozuklukları görülme riski artabiliyor. Ayrıca kan yapıcı organların etkilenmesine bağlı olarak annede kansızlık gibi belirtiler ortaya çıkabilir.

Folik asit doğal olarak bulunduğu kaynaklar arasında turunçgiller, koyu yeşil yapraklı sebzeler, yağlı tohumlar, kuru baklagiller ve karaciğer bulunmaktadır.

C Vitamini; C vitamini gereksinimi de biraz artmaktadır. Yaklaşık 1 kupa taze sıkılmış portakal suyu günlük gereksiniminizin yeterli düzeyde karşılamaktadır.Yeterli alınan C vitamini gebelik süresince gereksinimi yaklaşık iki katına çıkan demirin emilimine yardımcı olduğu için önemlidir.
D Vitamini;Yeterli düzeyde D vitamini alımına gebelik süresince ihtiyacınız vardır. Hamilelikte çok elzem olan kalsiyum mineralinin emiliminde yardımcı olduğu için önemlidir. Deriniz güneş ışığı ile temas ettiğinde vücudunuz yeterince D vitamini üretir.

SU

Suyun yararı genelde unutulur ve hak ettiği önem verilmez. Günde en az 2 litre temiz ve yumuşak su içilmelidir. Su tüm organların düzenli çalışmasını sağlar. Özellikle böbrekler ve bağırsaklar daha düzenli çalışır. Vücutta biriken zararlı atıklar daha hızlı temizlenir. Kişi kendini çok daha iyi ve zinde hisseder. Çay, kahve gibi içecekler bu iki litrenin dışında tutulmalıdır.

GEBELİK VE MİNERALLER

Gebelikte boyunca demir alımı takip edilmesi gereken önemli bir konudur çünkü ileride anemi oluşumuna neden olabilmektedir. Gebeliğin ikinci yarısında bebeğin demir depolarının oluşumu annenin demir depolarından sağlanmaktadır. Demir eksikliğiyle doğan bebekte meme emmeme, büyümede yavaşlama ve halsizlik meydana gelebilmektedir. Besinlerle demir ihtiyacını karşılamaya kalmak aşırı kalori alışına sebep olacağından bu dönem boyunca demir tedavisi önerilmektedir. Demirden zengin gıdalar; kırmızı et, yumurta sarısı, kuru meyveler, mercimek, dereotu, ıspanak, maydanoz, badem, fındık, cevizdir.

Kemik ve diş gelişimi ayrıca kas dokularının kasılma fonksiyonunun sağlanmasında ve kan pıhtılaşması mekanizmasında kalsiyum minerali önemli rol oynamaktadır. Bebeğin iskelet sistemi ve dişlerinin gelişimi için yeterli miktarda kalsiyum alınması gerekmektedir. Dengeli beslenmenin yanı sıra günde en az 1-2 bardak süt veya süt ürünlerine yer vermek gerekmektedir. En fazla kalsiyum içeren besinler, süt ve süt türevi olan peynir ve yoğurttur. Ayrıca; kuru incir, kuru fasulye, karnabahar, lahana, ıspanak, yumurta da bulunur.

Magnezyum ; kas ve sinir sağlığımızı gösteren bir mineraldir. Hücre metabolizmasında, enerji kullanımında, protein metabolizmasında önemli rolleri vardır. Dengeli beslenen gebe bir kadına magnezyum takviye edilmesine gerek yoktur. Ancak gebeliğe bağlı kas krampları gerçekleştiği durumlarda düşük dozda magnezyum takviyesi uygulanabilmektedir. Magnezyumdan zengin gıdalar; fındık, yeşil sebzeler, tahıllar ve kurufasulyedir.

Sodyum; sofra tuzunda bulunan temel bir mineraldir. Aşırı tuz tüketimi birçok kişide hipertansiyona yol açmaktadır. Gebelik döneminde oluşan sodyum eksikliği, diüretik (idrar söktürücü) ilaç alımı olmadığı sürece nadiren meydana gelir. Preeklampsi durumu gebelikte çok önemlidir bu durumundan korunmak için diyetteki ekstra tuzu azaltmak gerekir. Bu nedenle preeklampsi korunmasında önerilen, yemek pişirme sırasında normal miktarda tuz konması ve tekrar sofrada yeniden yemeğe tuz ilavesinin yapılmamasıdır.


Kaynak: Nokta Dergisi

Fast Food Beslenmenin Hayatımızdaki Yeri

Chigago’da IDCA ( Dünya diyetisyenler örgütü kongresi) esnasında, kongrenin anlam ve ehemmiyetiyle oldukça örtüşen “ supersize me” isimli bir oto belgesel film gördüm. O güne değin neredeyse kusursuz beslenen, her türlü sağlık gerekliliğini harfiyen yerine getiren ve hatta yaşam koşullarını da – işi, ikemetgahı vb – sağlık koşullarına entegre eden bir birey var karşımızda. Bu kişi, fast food yiyecek tüketiminin uzun ve kısa vadede direkt ve dolaylı yoldan bir çok zararı olduğunu iddia etmekte ancak bunun yalnızca bir iddia olarak kalmamsı için bunu denemeye girişmektedir. Denek, bu belgeseli çeken iddia sahibinin ta kendisidir. Fast foad yiyeceklerle beslendiği süre boyunca vücudundaki değişiklikleri düzenli klinik bulgularla takip eden kahramanımız deney süresini durdurduğumuzda deneye ilk başladığı günkü sağlık durumundan eser yoktur. Birebir gerçek bulgular ve seyirle kendini oluşturan belgesel aslında < fast food potansiyel bir bombadır > seoganının görsel ve klinik bulgularla cisimleşmiş halidir.

Fast food tüketen ve tüketmeyen kişi arasındaki en önemli fark, fast food tüketende karaciğer hızla yağlanmaktadır, buna ek olarak alkol kullanımı ile de yağlama ivme kazanmakta ve kronik durumlarda geriye dönüşü zor olan bir hal (durum) baş göstermektedir. Vücut tarafından emilen özellikle doymuş yağ asitleri ki fast food ’da yüksek miktarda bulunmaktadır ve adipoz dokudan gelen yağlar karaciğerde aşırı yağ asidi birikimine, protein yapımında bozukluğa kolestrol, trigriserid seviyesinde dengesizliğe, protein yapımında bozukluğa protein – enerji malnutrisyonuna, şişmanlığa,ülseratif kolite ve hatta kronik pakreatite bile neden olabilmektedir.

Bir diğer yandan günlük hayatımızda kendini iyiden iyiye hissettirecek olan nefes alma zorluğu ve kendini uzun vadede fast food tüketiminde belli edecek olan iktidarsızlık takip edecektir.

Aslında her biri OBEZİTENİN birer sonucu olan bu problemler vücudumuzun bize durmamız gerektiğini bildiren sinyallerdir. Bu problemlerle burun buruna gelmemizin yolu obeziteyi kaçınılmaz kılan yollardan en bilindik ve en tehlikeli olanı ‘FAST FOOD’ tarzı beslenmektir.
Artık fast foodlara ulaşmak kadar diğer besin gruplarına ulaşmakta kolay ve mümkündür. Salata ve hamburger arasında tercih yapma durumunda olduğumuzda size ‘Supersize me’ filmini düşünmenizi tavsiye ederim.

DEMİR

Hemoglobin ( kırmızı kan hücresi ), miyoglobin (kas pigmenti) ve enzim üretimi için gerekli olan demir minerallerinin yalnızca % 85’i kan damarlardan gelir. Gelişimden çok önemli rol oynayan demir, yorgunluk ve hastalıklardan korunma için işlevsel olan bir mineraldir. Demir minerali kadınlar için özellikle daha önemlidir çünkü kadınlar yalnızca bir ayda bir erkeğin kaybettiğinin iki katı kadar demir kaybederler. Demirin en önemli görevi vücuttaki B vitamininin kullanımını arttırmaktır.

SU

Banyo yaparken vücudumuzu yıkadığımız gibi su içerken de içimizi yıkarız aslında. Çünkü su, besinlerin sindirimini, emilimini, hücrelere taşınmasını, bu besinlerin hücre içi işlemlerden sonra vücuttan atılmasını, vücut ısısının ayarlanmasını, eklemlerdeki kayganlığın sürekliliğini sağlıyor. Neden su ? dediğimizde bünyesinde bu kadar çok vitamin ve minareli bir arada tutan saydamlığına ve iddiasız duruşuna rağmen bu kadar çok iş gören başka bir içecek daha yok çünkü…

KAYISI

Kayısının bünyesindeki ‘ A vitamini’ sebebiyle taze ve kuru olarak tüketildiğinde hücre direncini arttırıp sigara ve alkol kullananlar için kanser riskini azaltıcı rol oynar.

Deri, göğüs, kemik ve kolon hücrelerindeki yenileme etkisi yadsınamaz olan kayısı Roşitizm tedavisinin ayrılmaz bir unsuru. Laxatif (bağırsak fonksiyonlarını tetikleyen) etkisi de göz önüne alınınca, bu tip problemi olanlar için ideal bir doğal reçete. Piyasada organik olarak üretildiği garanti edilen kayısıların tüketiminde fayda var.

VİTAMİN A

Görme, büyüme, enfeksiyonlara karşı direnç gösterme için ana faydalarından söz ettirdiğimiz A vitamini cilt, saç ve mukozanın sağlığı için gereklidir. Bununla beraber doğumda A vitamini kullanımı ceninin rahim içindeki gelişimine yardımcı olurken bazı kolit türleri ve Chron hastalığı riskini en aza indirger. Sağlıklı kemik gelişimi ve bağışıklık sisteminin doğru işleyişine A vitaminin yadsınamaz bir rolü vardır. En çok emzikli anneler, pankreas sorunu yaşayanlar ve safra kesesi taşı olanlar gereksinim duyar.

ÇOCUK VE ADOLESAN BESLENMESİ

Sağlıklı bir yaşamın temelinde yeterli ve dengeli beslenme yer almaktadır. Günümüzde hızla artan kronik hastalıkların; diabet, kalp, hipertansiyon, nedenlerine baktığımızda çocukluk ve adolesan çağda beslenme büyük bir orana sahiptir.

Yapılan bir çalışmaya göre 10 – 19 yaş grubunun % 25’ini obez çocuklar oluşturmakta ve her geçen yıl bu oran hızla artmaktadır. Ve ileriki yaşantılarda da geriye dönüşsüz problemlere neden olabilmektedir.

Gençlerin, popüler beslenme tarzı olan fast food’a yönlenmesi, ailelerin beslenme konusundaki bilgi yetersizlikleri ve ekonomik durumu, hareketsiz yaşam süren ve zamanın büyük kısmını televizyon ve bilgisayar başında geçiren, böylece yağ hücre sayı ve hacminde oluşan artışla gençlerde şişmanlık hız kazanmaktadır.

Obeziteden Türkiye’yi korumak için ailelere ve bu konuda uzman kişilere büyük görevler düşmektedir.

Çocuk ve Gençleri Obeziteden korumak için;

• Tatlı ve abur cubur dan uzak tutun.
• Ana öğünlerde kurabiye, çikolata, kek yerine süt, ayran, meyve veya meyveli yoğurt tüketmesine özen gösterin.
• Bütün besin gruplarını gün içerisinde yeterli ve dengeli olmasını sağlayın. 
• Bol bol su içmesini sağlayın.
• Düzenli fiziksel aktivitelere katılmasını sağlayın.
• Televizyon seyretme süresini kısıtlayın.
• Yemeği ödül veya ceza olarak kullanmayın.
 

Kaynak:  Nokta Dergisi
 
 

Alerjiler

Alerjilerin birçok hastalığa ve şikayete neden olabileceği, son yıllarda giderek anlaşılmaktadır. İstatistiklere göre, dünya nüfusunun %20’si alerjiktir. Hafif saman nezlesi, çocuklarda hırıltılı bronşit, hafif egzamalar, yiyeceklere dayanıksızlık gibi daha ufak çaptaki alerjileri de sayarsak, bu oranın çok yükseleceğine kuşku yoktur. Bunca insanın çevrelerindeki maddelere karşı Alerjik olması şaşırtıcıdır. Bize öyle geliyor ki, son 100-200 yıldır değişen Beslenme tarzının ve çevre kirliliğinin bunda büyük payı vardır.

Alerji nedir?

Alerji sözcüğü Yunancadan alınmıştır ve   anlamına gelmektedir. Alerjik biri, genellikle baş ağrısı, kusma, deride döküntüler, migren, astım gibi bedensel belirtilerden yakınır. Ayrıca, zihinsel belirtiler de görülebilir ki, buna daha sonra değineceğiz. Bu belirtiler kişi duyarlı olduğu madde- ye maruz kaldığında ortaya çıkar. Kişide bu tepkiyi doğuran maddeye alerjen denir. Bu madde, toz, kedi ya da köpek tüyü, herhangibi bir yiyecek, kimyasal, bir madde ya da bir bakteri olabilir.

Yazımızın bu bölümünde en yaygın alerjik tepki kaynaklarını ele alacağız; yani besinleri, kimyasal maddeleri ve solunum yoluyla alerjiye neden ol- an alerjenleri inceleyeceğiz.

BESİN ALERJİSİ

Son yıllarda besin alerjisinin birçok hastalığa yol açabileceği gerçeği tıp dünyasınca kabul edilmiştir. Günümüzde besin alerjisini ve bunun birçok rahatsızlıktaki payını inkar etmek, kafamızı kuma gömmek olur. Artık tartışma konusu olan şey hangi besin alerjisinin hangi hastalığa yol açtığıdır. Besin alerjisiyle ilgili pek çok uydurma kanı da vardır ki, bu bölümde bunları da ayıklamaya çalışacağız.

Besinlere karşı duyarlılığın gelişmesi

Yiyeceklerin olumsuz reaksiyonları eski Yunanlılar zamanında bile bilinirdi. Örneğin, Hipokrates bazı yiyeceklerin insana dokunduğunu bilirdi. Çağlar boyunca da pek çok büyükanne, çocukların ve büyüklerin belli yiyeceklere olumsuz tepki gösterdiğini bilmiş, bunlara karşı önlem almıştır.

Genel olarak diyebiliriz ki, bebekliğimizden beri günde birkaç kez yediğimiz birçok yiyeceği büyüdükten sonra da yemeye devam ederiz. Buğday, süt, mısır, şeker buna örnektir.

Bebeğe ilk katı yiyecekler örneğin, buğday verilmeye başlandığında, bebek buna karşı   bir tepki gösterebilir. Bunun sonucu olarak da ishal, karında kolik, huysuzluk, burun akması, hatta orta kulak iltihabı, astım ya da egzama görülebilir. Bu belirtilerin nedeni anlaşılmayabilir ve çoğu kez önemsenmeden geçiştirilir.

Çocuğun tepki gösterdiği yiyecek verilmeye devam edilir ve çoğu kez akut belirtiler kısa süre içinde kaybolur. Bununla birlikte, daha hafif ama sürekli belirtiler kalabilir ve günler, aylar, yıllar sonra yeniden baş gösterebilir.

Dokunan yiyecek kesilirse, belirtiler genellikle 3-5 gün sonra kaybolur. Ama bazen, özellikle çocuklarda, belirtiler üç hafta kadar sürebilir. Eğer kişi yiyecek kesildikten sonraki iki hafta içinde ki bu dönem duyarlılığın en yüksek olduğu dönemdir yeniden aynı yiyeceği yerse, belirtiler tekrar ortaya çıkar. Belirtiler öncekinin aynı da olabilir, biraz değişik de olabilir. Belli bir yiyeceğe karşı duyarlılığın ne kadar süreceği kesin değildir ve kişinin durumuna göre değişir. Dokunan yiyecekten ne kadar uzun süre kaçınırsak, sonradan o yiyeceğe o kadar iyi dayanabiliriz. Bazı kimselerde belli yiyecekler ömür boyu süren bir duyarlılık yaratabilir, ne zaman o yiyeceği yeseler elirtiler baş gösterir. Bununla birlikte, genellikle aradan birkaç hafta ya da birkaç ay geçtikten sonra, kişi azar azar olmak üzere dokunan yiyeceği yiyebilir ve hiçbir belirti göstermeyebilir.   dediğimiz bu yöntemi aşağıda tartışacağız.

Bebeklerde ve küçük çocuklarda dokunan yiyeceği kesip sonra doktor gözetimi olmadan yeniden vermeye başlamak yanlıştır. Bu özellikle süt için geçerlidir. Çünkü, bebekte süte karşı ağır alerjik tepkiler olabilir, hatta bu ölüme kadar gidebilir. Bu tür denemeler ancak bir hastanede, bebeklerde besin alerjisinin ne gibi olumsuz sonuçlar doğurabileceğini iyi bilen bir uzman hekim gözetiminde yapılmalıdır.

Maskeli alerjiler

Kronik besin alerjileri her zaman apaçık değildir, çoğu kez maskelenmiş durumdadır. Dokunan yiyeceğin kesilmesiyle alerjinin maskesi düşürülebilir. Dokunan yiyecek yeniden verildiğinde kişide gene aynı belirtiler ortaya çıkar. Kişinin en duyarlı olduğu dönem, dokunan yiyeceğin kesilmesinden sonraki üç haftadır. Ancak kimi vakit duyarlılık aylarca, hatta yıllarca sürebilir. Besin bütünleyici takviye maddeleri akıllıca kullanmanın ve stresi azaltmanın bu duyarlılık dönemini kısaltabileceğine inanıyoruz.

Karma alerji

Kimi vakit saman nezlesi, burun akması, tekrarlayan enfeksiyonlar gibi belirtilerin nedeni tek bir maddeye değil, birkaç maddeye karşı alerjidir; solunum yoluyla aldığımız maddelere, yiyeceklere, kimyasal maddelere karşı alerjiler gibi. Elbet bu durumda işler daha da karmaşık hale gelir. Öyle ki, belli bir yiyeceğin kesilmesi, belirtilerin tümünün kaybolmasını sağlayamaz. Çünkü kişi hala öbür maddelerin yol açtığı tepkilere maruzdur.

Besin alerjisine yol açan öbür öğeler

Kişide alerjik tepkiye yol açan yalnız yiyeceğin kendisi de olmayabilir. Her yiyecek binlerce molekülden oluşmuş karma bir bileşimdir. Tepkiyi doğuran da bu moleküllerden biri ya da birkaçı olabilir. Öte yandan, besinlere eklenen boya, koruyucu, anti-oksidant, tatlandırıcı gibi katkı maddeleri de alerjiye yol açabilir. Tarımda kullanılan böcek öldürücüler gibi kimyasal maddeler, kesilecek hayvanlara verilen hormonlar, antibiyotikli ilaçlar alerjiye neden olabilirler. Özellikle tahıllarda bulunan maya ve küf de alerjik kimselerde klinik belirtiler doğurabilir. Örneğin, bazı kimseler belli bir besinle beslenmiş tavuğu ya da yumurtasını yiyebilir de, başka bir besinle beslenmiş tavuğu yiyemez. Burada kişi, doğrudan doğruya tavuk etine karşı değil, tavuğa verilen besinlere karşı alerjiktir.

Besin alerjisinin belirtileri

Besin alerjisi kendini çok değişik klinik belirtilerle gösterir. Öte yandan, alerjiler bağırsak bozuklukları, romatizmal artrit ya da migren gibi iyi bilinen, tanımlanabilen klinik hastalıkların da nedeni olabilir.

BESİN ALERJİSİNİN YOL AÇTIĞI YA DA ETKİLEDİĞİ BAZI HASTALIKLAR

- İltihaplı artrit (romatizmal artrit)
- migren ve öbür baş ağrıları 
- çocuklukta aşırı hareketlilik, uyku bozuklukları, öğrenme zorluğu
- astım
- rinit (burun iltihabı)
- sinüzit
- tekrarlayan enfeksiyonlar (bademcik iltihabı gibi)
- bebeklikte karın ağrıları, kolik
- ağız ülserleri
- egzama ve öbür deri döküntüleri
- ürtiker (kurdeşen)
- anjio-ödema
- adet öncesi belirtiler
- bedende sıvı tutma
- aşırı duyarlı bağırsak sendromu (kabızlık ve/veya ishal, karında şişkinlik, karın ağrısı, gaz)
- peptik ülser ve gastrit
- Crohn hastalığı ve ülserli kolit
- yorgunluk ve aşırı uykusuzluk
- depresyon
- anksiyete
- şizofreni ve başka akıl hastalıkları
- epilepsi (sara) 
 - hipoglisemi
- diyabetiklerde (şeker hastalarında) kötüleme
- bazı böbrek hastalıkları
- safra kesesinde hastalık belirtileri
- yüz kızarmaları
- bazı tip palpitasyonlar (çarpıntılar)
- beden ağırlığı sorunları
- çölyak hastalığı

BESİN ALERJİSİNİN ANAHTAR ÖZELLİKLERİ

Rahatsızlık belirtilerinizin altında besin alerjisinin yatıp yatmadığını anlamayı kolaylaştırıcı bu hastalığa özgü bazı özellikler vardır. Başlıcaları aşağıda belirtilmiştir.

Bu bölümde durağan besin alerjileri çileğe, kabuklu su ürünlerine, v. b. karşı alerjiler üzerinde durmayacağız. Bu alerjiler ömür boyu süren cinstendir. Biz burada,   besin alerjilerini inceleyeceğiz. Çünkü bunlara bir tanı koymak da, alerjiye neden olan yiyeceği saptamak da daha zordur. Ama bir yiyeceğin sizde alerji yarattığı açıkça belli ise, tabi ki onu yememelisiniz.

Kararsız, düzensiz belirtiler; Gelip giden, belli bir çevresel etkene bağlanamayan kararsız belirtilerin nedeni, belli bir yiyeceğe dayanıksızlığınız olabilir. Kuşkulu yiyeceği yediğiniz halde, bir gün buna tepki gösterebilirsiniz, bir gün göstermezsiniz. Bu, o yiyeceğin size dokunmadığı anlamına gelmez. Tek anlamı vardır:Kişi,   bir ileri, bir geri bocalayıp durmaktır.

Yorgunluk; Yiyeceklere karşı alerjisi olan kişiler genellikle çok yorgun olurlar. Bu böyle bir yorgunluktur ki, dinlenmekle de geçmez. Genellikle sabahları kendilerini çok kötü hissederler, sonra yavaş yavaş açılıp canlanırlar. Kimi vakit o kadar yorgun olurlar ki, bütün gün yataktan çıkmazlar. Çoğu kez yorgunluk belirtisinin ne zaman başladığını bulmak mümkündür; örneğin, nezle geçirdikten sonra, bir ameliyatın, stresli bir durumun ardından, ya da gebelik sonrası, v. b. Zihinsel ve psikolojik belirtiler; Besin alerjisi kendisini zihinsel ve psikolojik belirtilerle de gösterir. Ömürlerini depresyona karşı ilaçlar almakla geçirenler vardır. Oysa birçoğunun depresyonu, sinirliliği, anksiyetesi ve gerginliği doğrudan doğruya besin alerjisine bağlıdır.

Bedende su tutma; Bu da besin alerjisinden kaynaklanabilir. Alerjiye yatkın olan kişilerde her besin duyarlılık doğurabilirse de, bedeninde su toplananlar genellikle buğdaya ve öbür tahıllara karşı alerjiktir. Sayısız kadın, bedenindeki sudan kurtulmak için yıllar boyu idrar söktürücü ilaçlar (diüretikler) kullanır. Oysa kişinin duyarlı olduğu yiyecek kesilince, idrar kendiliğinden sökmeye başlar. Kişi bol bol idrar çıkarır, bu arada kilo kaybeder. Bedende su tutma aşırı tuzlu yemekten de olur.

Beden ağırlığında kararsızlık; Çoğu kez bedende su tutmakla ilgili bir durumdur. Bu durumdaki kişinin beden ağırlığı 24 saat içinde bile birçok değişikliğe uğrayabilir. Bunun nedeni doğrudan doğruya besin alerjisi olabilir. Beden ağırlığı sorunları çoğu kez besin alerjisine işaret eder.
Kas ve eklem ağrıları; Besin alerjisi bulunan kişilerin ortak şikayetidir. Her ne kadar kas ve eklem ağrıları besin eksikliğinin (örneğin, magnezyum, ya da b vitamini) bir sonucu olabilirse de, dokunan yiyecek kesildiğinde bu belirtilerin de ortadan kalktığı görülmüştür. Romatizmal artrit de dahil iltihaplı artritler kimi vakit besin alerjisinden kaynaklanabilir. Daha çok genç kadınlarda ve çocuklarda görülen bu durumda hastalar özellikle buğdaya ve süte alerjiktirler.

Hızlı ya da seken nabız; Gerek bu belirtiler, gerekse anormal kalp ritmi, besin alerjisiyle birlikte bazı vitamin ve mineral yetersizliklerinin (B1, B6, magnezyum, potasyum, bakır gibi) sonucu olabilir.

Düşük Kan şekeri; (Tepkisel hipoglisemi) Kan şekeri bazen o denli düşer ki, kişide yorgunluk, anksiyete, uyuşukluk, çarpıntı, soğuk terleme, baygınlık, baş dönmesi, baş ağrısı, açlık duygusu, saldırganlık, sinirlilik gibi belirtiler baş gösterir. Bu da çoğu kez besin alerjisiyle ilgilidir.
Bağırsaklarda belirtiler; Aşırı duyarlı bağırsak sendromunda tipik olan ishal ve/veya kabızlık gibi belirtilerin nedeni çoğu kez besin alerjisidir. Buğday ve öbür tahıllar, inek sütü gibi yiyeceklerin yol açtığı alerjiler bazen uzun süren kabızlıklara neden olabilir.
Belli yiyeceklere aşırı düşkünlük; Besin alerjisine bağlı olabilir. Alerji dolayısıyla özlenen besin kesilince, kişi kendisini çok kötü hisseder, o besin yeniden verildiğinde daha iyi olduğunu söyler. Özellikle alkol tutkunluğunda görülen bir durumdur.

Baş ağrıları ve migrenler; Çoğu kez besin alerjisine bağlı belirtilerdir.

Ani yüz kızarması ve terleme; Bazı kimseler görünürde hiçbir neden yokken birden kıpkırmızı kesilir, ter dökerler. Bu da besin alerjisine bağlı bir durumdur.

Alkole dayanıksızlık, Kişide besin alerjisine bulunduğunun kesin göstergesidir.

Klasik olarak alerjik kişiler; Bu grup özellikle risk altındadır. Daha önce saman nezlesi, migren, ürtiker, deride döküntü, astım ya da rinit gibi alerjik hastalıklar geçirdiyseniz, kendinizde tuhaf belirtiler görür görmez aklınıza ilk gelen şey, besin alerjisi olmalıdır.

BESİN ALERJİSİNE İŞARET EDEN ÖBÜR BELİRTİLER

Besin alerjisine yüklenebilecek daha birçok hastalık belirtisi vardır. Çocukluk çağında aşırı hareketlilik, öğrenme bozuklukları, sakarlık, aşırı susama, tekrarlayan enfeksiyonlar (boğaz ağrısı, tekrarlayan kulak ve sinüs iltihapları), yemekte mızmızlık, bacak ağrıları, baş ağrıları, uyku bozuklukları, karın şişmesi, sürekli tıkalı burun, kuru pul pul olmuş yüz derisi, kuru yanaklar, kırmızı kulaklar, ileri geri sallanma gibi tekrarlayan hareketler, öksürük şurubu, antibiyotik ilaçlara tepki ve bebeklikte inek sütü alerjisi.
 

Kaynak:  Nokta Dergisi
 
E-Bültenimize Abone Olun
Top