Kalp ve Damar Hastalıkları ve Beslenme

Kalp ve Damar Hastalıkları ve Beslenme

Türkiye de her 5 kişiden birinde hipertansiyon görülmektedir. Nedenleri değişmekle beraber, hipertansiyon tedavisinde asıl amaç sağlıklı yaşam tarzına ulaşmaktır. Alkol, sigara, tuz tüketimi mümkün olduğu kadar azaltılmalı, egzersiz ve sağlıklı beslenmeyle hipertansiyon kontrol altına alınmalıdır. Hipertansiyon geçici bir hastalık değildir ve ömür boyu dikkat edilmelidir. Özellikle 40 yaşından sonra erkeklerde, menapozdan sonra bayanlarda, böbrek hastalığı olanlarda, diabetiklerde ve kalp hastalarında hipertansiyon riski artmaktadır.

Bu hafta bahsedeceğim diğer konumuz ise yağlar ve cinsleri. Bütün yağların 1 gramında 9 kkal vardır. Fakat kimyasal yapıları ve vücudumuzdaki işlevleri farklıdır. Kalp hastalıkları, kanser ve şişmanlıktan korunmada aldığımız yağın miktarı kadar içerdiği yağ asidi cinsi de çok önemlidir. 1990 lar da kalp hastalıklarından korunmada sadece yağ tüketiminin sınırlandırılması gerektiği savunuluyordu bugün ise yağların miktarının o kadar sınırlanmaması gerektiğine karar verilmiştir. Bunun için iyi yağ asidi dengesi (omega3/omega6) olan bir beslenme tarzı geliştirmek esastır.

HİPERTANSİYON

Kan dolaşımının sağlanması için bir basınç gereklidir. Bu basıncın normalden fazla olmasına hipertansiyon denir. Hipertansiyon için kullanılan diğer bir isim ise yüksek tansiyon'dur.

Kan basıncı ölçülürken 2 kan basıncı değerine bakılır; Büyük tansiyon (sistolik kan basıncı) ve Küçük tansiyon (diyastolik kan basıncı). Kalbin kasılması sırasında ölçülen kan basıncı, büyük tansiyon, kalbin gevşemesi esnasında ölçülen kan basıncı ise küçük tansiyondur.

Hipertansiyon çok yaygın bir hastalıktır. Hipertansiyon kalıcı sakatlık ve ölüm nedeni olan toplumsal bir sorundur. Ayrıca, Hipertansiyon değişik böbrek, kalp, damar hastalıklarına, felçlere ve görme kaybına yol açabilir. Tuz tüketiminin fazla olduğu toplumlarda, kan basıncı yüksekliğine daha sık rastlanır.

Hipertansiyonun başlıca belirtileri baş ağrısı, çarpıntı, nefes darlığı, yorgunluk, burun kanaması, yol yürüme ve merdiven çıkmada zorlanma, bazen çok sık idrara çıkma, gece uyurken uykudan kalkıp idrar yapma ve bacaklarda şişliktir. Hipertansiyonun nedeni, %90-95 hastada bilinmemektedir. Yüzde 5-10 hastada ise hipertansiyon başka bir hastalığa bağlıdır. Hipertansiyona yol açan hastalıkların önemli kısmı böbrek kaynaklıdır. Hormonal sebepler ise önemli diğer bir grubu oluşturmaktadır. Bu hastalıkların önemli bir kısmının tedavi edilebilir nitelikte olması, hastalıkların tedavisi ile de hipertansiyonun kalıcı tedavisinin mümkün olması her hastanın sekonder hipertansiyon açısından değerlendirilmesini zorunlu kılmaktadır.

Hipertansiyon gelişiminde, tuzun çok büyük önemi vardır. Bazı insanlarda, böbreğin tuz (NaCl) atma kapasitesi sınırlı olabilir ve gereğinden fazla tuz alınması, hipertansiyonun ortaya çıkmasına veya hipertansiyonun tedavisinde başarısızlığa yol açabilir. Gerek hayvan deneyleri gerekse insanlar üzerinde yapılan çalışmalar, hipertansiyon gelişiminde, tuzun rolünün olduğunu ispatlamıştır.

Böbreklerin hipertansiyon gelişimindeki rolü çok önemlidir. Hipertansiyonu olan bir hastada, % 5 olasılıkla bir böbrek hastalığı vardır. Bu nedenle, tüm hipertansif hastalar böbrek hastalıkları yönünden incelenmelidir. Bu amaçla, basit bir idrar incelemesi bile çoğu zaman yeterlidir. Hipertansiyonu olan bir hastada, böbrek hastalığının saptanması, böbrek hastalığının erken tanısına ve tedavisine de olanak sağlar.

Tüm organ ve dokularda damar olduğu için hipertansiyon tüm vücudu etkileyebilir. Hipertansiyondan en çok etkilenen organlar; kalp, beyin, böbrekler, büyük atardamarlar ve gözlerdir. Hipertansiyon bu organları etkileyerek kalıcı sakatlıklara ve ölümlere yol açabilir.

Birleşik Ulusal Komite'nin 6. raporuna göre, kan basıncı, kesinlikle 140/90 mm Hg'nın altına düşürülmelidir. Kan basıncı, 140/85 mm Hg'ya indirilebilir ancak daha fazla düşürülmesinin yararı belirsizdir.

Dünya Sağlık Örgütü raporuna göre ise kan basıncı, yaşlılarda 140/90 mm Hg'nın altına, gençlerde ise 120-130/80 mm Hg'ya indirilmelidir.

Diyabetik hastalarda (şeker hastalarında), kan basıncı 130/85 mm Hg'nın altına indirilmelidir. Böbrek hastalığı olan hastalarda, kan basıncı daha da aşağı değerlere düşürülmelidir. Bu değerler konusunda, hastaların doktorlarına başvurmaları gereklidir.

İlaçsız tedavi yani yaşam düzeninin değiştirilmesi, kan basıncı yüksekliğini kontrol etmenin yanısıra hipertansiyonunun önlenmesinde de yararlıdır. Hastalar, ilaçsız tedaviyi kesinlikle ihmal etmemelidir. Şişmanlık, şeker hastalığı veya kanında yağı yüksek (hiperlipidemi) olan hastalarda, yaşam düzeninin değiştirilmesinin önemi daha da artar. Yaşam düzeninin değiştirilmesi, hipertansiyonu tek başına kontrol edebileceği gibi ilaç gereken durumlarda, ilaç dozunun azaltılmasına da olanak sağlar.

Diyetle tuz alınımının günde 6 gram altına düşürülmesinin kan basıncını düşürdüğü, birçok çalışmada gösterilmiştir. Yaşlı, diyabetik (şeker hastaları) veya hipertansif hastalarda, diyette tuz kısıtlamasının kan basıncını düşürücü etkisi, daha belirgindir. Diyetle tuz kısıtlaması, kan basıncı kontrolünü kolaylaştırır, antihipertansif ilaç ihtiyacını azaltır ve kalp büyümesini geriletebilir. Diyette tuz kısıtlaması yapmak için gerekenler tuzsuz ekmek kullanılması, yemek pişirilirken tuz atılmaması, sofraya konulmuş yemeklere, tadına bile bakmadan tuz atma alışkanlığının terkedilmesi ve gıda seçiminde gıdaların tuz içeriğine bakılmasıdır. Şişman hastalar mutlaka zayıflatılmalı ve ideal kiloya getirilmelidir. 4-5 kilo kaybı bile kan basıncı kontrolünü kolaylaştırabilir. Şişman hastalar en az 10 kg zayıflatılmalıdır. Kilonun kontrol altına alınması, yağ metabolizması bozuklukları veya diabetes mellitus gibi diğer kardiyovasküler risk faktörlerin de kontrol edilmesini kolaylaştırır.

Düzenli aerobik egzersiz kilo kaybını hızlandırır, kan basıncı kontrolünü kolaylaştırır, kardiyovasküler riski ve mortaliteyi azaltır. Egzersiz sıklığı haftada en az 3 kez, tercihen 5 kez, 30-45 dakika süreli olmalıdır.

Sigara, antihipertansif tedavi ile sağlanan kardiyovasküler risk korunmasını da azaltır. Sigara ayrıca koroner arter hastalığı, inme (felç), subaraknoid kanama (beyin kanaması), kanser, ani ölüm ve akciğer hastalığı riskini arttırır. Sigaranın bırakılmasının kan basıncının düşürülmesine uzun sürede net bir etkisi yoktur ancak sigara diğer kardiyovasküler riskleri de etkiler. Sigaranın bırakılmasını takiben kilo alınmamasına dikkat edilmelidir. Günde 30 ml ethanolden daha az alkol tüketilmelidir. 720 ml bira, 300 ml şarap, 60 ml 100 derece viski ve 60 ml rakıda 30 ml ethanol bulunur. Zayıf insanlarda ve kadınlarda, ethanol alımı, günde 15 ml ile sınırlandırılmalıdır. Uygun miktarda alınan alkolün, koroner arter hastalığı üzerine olumlu etkileri vardır. Aşırı alkol ve sigara tüketimi kesinlikle engellenmelidir.

Hipertansiyon, Sigara, Lipid (yağ) metabolizması bozuklukları, Diabetes mellitus (şeker hastalığı), Şişmanlık, Fiziksel aktivite azlığı ve sedanter yaşam, Yüksek hematokrit, Erkek cinsiyet, Aile öyküsü, Tip A kişilik yapısı, Östrojen eksikliği, Fibrinojen yüksekliği, Ürik asit yüksekliği ve Belirgin beyin, kalp, böbrek veya damar hastalığı kalp ve damar hastalıklarında yüksek risk faktörü oluşturur. Hipertansiyon, her yaş, cins, ırk için önemli bir kardiyovasküler risk faktörüdür ve hem sistolik hem diyastolik hipertansiyonun şiddeti arttıkça kardiyovasküler risk artmaktadır. Hipertansiyon tedavisi ile kardiyovasküler risk azalmaktadır.

YAĞLAR

Yağlar insan vücudu için gerekli olan enerjinin en önemli kaynaklarından biridir. her bir gram yağda 9 kalori bulunur. Diğer kalori kaynakları olan karbonhidrat ve proteinlerin bir gramında 4 kalori, alkolün ise bir gramında 7 kalori bulunur. Vücudumuz beslenme ile aldığı yağı depolar, enerjiye gereksinimi olduğu zaman bu depoları kullanır. Yağlar ayrıca A, D, E, K vitamini gibi yağda eriyen vitaminlerin emilimini sağlar, vücut ısısının korunmasını ve organların dış darbelerden korunmasını sağlar. Ancak vücut yağının fazlası obezite, kalp hastalıkları ve kansere neden olabilir. Önerilen günlük yağ alımı günlük gereksinim duyulan kalorinin %25-35 ini karşılayacak miktarlarda olmalıdır.

Hem obeziteden korunmak hem de kalp hastalıkları ve kanserden korunmak için aldığımız yağların dengeli olması gerekir. İyi yağ asidi dengesi sağlandığında aldığımız yağlar vücudumuza zararlı değil yararlı olmaktadır.

Yağlar yağ asitleri denilen temel ünitelerden oluşur. Yağların tipleri çeşitli farklı özellikleri olan yağ asitlerinin değişik karışımı ile oluşur:

Doymuş Yağlar: Genel olarak hayvansal gıdalarda bulunan doymuş yağlar fazla alındığında kolesterol düzeyini yükseltir, kalp hastalıkları, kanser ve şişmanlık için risk faktörleri oluşturur. Doymuş yağ asitlerinde yağ asidi zincirini teşkil eden karbonların zincir haricinde olan bağlarının hepsi Hidrojenle bağlanmıştır. Doymuş yağ asitleri insan vücudunda sentez edilirler. Hiç yağ yenmese bile bu tip yağ asitleri karbonhidrat ve protein metabolizması ile oluşan moleküllerden sentez edilebilir. Doymuş yağlar; Et, süt ürünleri, kümes hayvanlarının derisinde ve yumurta sarısında bulunur. Hindistan cevizi, hurma yağı ve kakao yağı gibi bazı bitkisel besinler de doymuş yağ bakımından zengindir. Doymuş yağlar oda sıcaklığında katı haldedirler. Ancak zeytinyağı, ayçiçek yağı, kanola yağı, soya yağı, yerfıstığı yağı gibi sıvı yağlar da çok küçük miktarlarda olsa bile doymuş yağ içerirler. Doymuş yağlar vücutta hem toplam kolesterol, hem de kötü kolesterol olarak bilinen LDL (düşük yoğunluklu kolesterolün) yükselmesine neden olur. Bu da kalp hastalığı riskini arttırır. Günlük alınan toplam kalorinin en fazla %7 sinin diyetteki doymuş yağlardan gelmesi önerilmektedir. Örneğin günlük 2000 kalori alan bir kişi en fazla 140 kaloriyi diyetindeki doymuş yağlarla alabilir. Yağın her bir gramında 9 kalori olduğu düşünülürse günlük alınacak maksimum doymuş yağ miktarı 15-16 gr civarında olmalıdır.

Doymamış Yağlar:

Doymamış yağlar vücudun gereksinim duyduğu zorunlu yağ asitlerinin en iyi kaynaklarıdır. Oda sıcaklığında sıvı haldedirler ve büyük çoğunluğu bitkisel kaynaklıdır. Doymamış Yağ asitlerinde bir veya daha fazla karbonun birer bağı hidrojenle bağlanmamıştır. Doymamış yağlar tekli (monoansatüre) ve çoklu (poliansatüre) yağlar olarak ikiye ayrılırlar. Tekli doymamış yağ asitleri insan vücüdunda sentez edilebilir. Tekli doymamış yağların günlük kalori gereksiniminin maksimum % 15 ini, çoklu doymamış yağ asitlerinin ise maksimum % 10'unu karşılayacak şekilde alınması önerilmektedir.

Tekli doymamış yağlar Zeytin ve kanola yağları, kabuklu yemişler ( fındık, fıstık, ceviz), kabuklu yemiş yağları (yer fıstığı ve badem yağları), avokado tekli doymamış yağları çok miktarda içerir. Bu yağlar oda sıcaklığında sıvı halde kalırken buzdolabına konduğunda yavaşça katılaşır. Çoklu doymamış yağlar gibi oksidasyona yatkın değildirler. Doymuş yağların yerine tekli doymamış yağların konması HDL kolesterol azalmasına karşı koyarken hem total hem de LDL kolesterolü azaltacaktır.

Çoklu doymamış yağlar: Diyette doymuş yağ asitlerinin yerine çoklu doymamış yağların konmasiyla LDL'de düşme sağlanabilir. Çoklu doymamış yağ asitlerinin omega-3 ve omega-6 yağ asitleri olmak üzere iki ana grup vardır.

Omega-6 (linoleik asit) yağ asitlerinden zengin bitkisel yağlar mısır özü, ayçiçeği, soya fasülyesi yağıdır. Vücutta Linoleik asit araşidonik aside metabolize olur, bir kısmı da gamma linoleik aside dönüştürülür. Linoleik asit vücutta serbest radikal oksidasyonuna yatkın olduğundan, diyette alınan linoleik asit miktarı total kalorinin %10'unu geçmemelidir.

Omega-3 yağ asitlerinin major yağ asidi Alfa Linoleik Asittir. Alfa linolenik asit vücutta eikosapentaenoik aside (EPA) ve dokosahexaenoik aside (DHA) metabolize olur. Eikozapentanoik asit ve dokosahegzanoik asit soğuk su balıklarında ( somon, sardalya, uskumru, ton balığı vs. ) bol miktarda bulunmaktadır. Balıklardaki bu yağ asidinin kaynağı beslendikleri deniz yosunlarıdır. Omega-3 yağ asitleri trigliserid düzeyini düşürürler ve yemek sonrası trigliserid artışını da engellemekte çok etkindirler. Bu etki LDL- ve VLDL yüksekliği gösteren kombine hiperlipidemilerin tedavisinde yararlı olabilir. Bunların kalp koruyucu etkisi, ayrıca, koagülasyon eğilimini, aritmileri ve ani ölümü azaltmalarına bağlıdır. Omega-3 yağ asitlerini tüketenlerde koroner kalp hastalığına bağlı ölümler daha düşük bulunmuştur. Yapılan çalışmalarda etkili bulunan omega-3 yağ asidi dozu 850 mg ile 1. 5 g'dır. Günde yağlı bir porsiyon balık yenmesi ile yaklaşık 900 mg omega-3 yağ asidi alınabilmektedir. Bu nedenle haftada en az 2 defa balık yenilmesi (300 g) önerilmektedir. Diğer bir omega-3 yağ asidi, alfa-linoleik asitin de MI riskini azalttığını gösteren çalışmalar vardır. Bu nedenle omega-3 yağ asitlerinin diyetle alınımı arttırılmalıdır. Omega-3 yağ asitleri yağlı deniz balıklarından başka bazı bitkilerde keten-tohumu ve yağında, kanola yağında, soya yağında ve fındıkta bulunmaktadır. Günde 5-6 adet gibi az miktarda fındık yenmesinin yararlı olduğu düşünülmektedir.

Omega-6 ve Omega-3 yağ asitlerinin ne oranlarda alınması gerektiği konusunda henüz tam bir görüş birliğine varılmamıştır. Son zamanlarda diyetle alınacak Omega-6/Omega-3 oranının 3/1 olması gerektiği konusunda yoğunlaşılmıştır. Ancak 1/1 olması konusunda da görüş bildiren çalışmalar vardır. Kaba olarak diyetle alınan omega-3 ü arttırmak, Omega-6’yı ise sınırlamak akılcı olacaktır.

Doymuş yağ asitleri kandaki kolesterolü artırırken, doymamış yağ asitleri ise azaltıcı etkide bulunmaktadır. Bir steroid olan kolesterol, karaciğer tarafından sentezlendiği halde yiyeceklerle de alınır ve kanda belli bir düzeyde olması gerekir. Kolesterolün kandaki taşıyıcısı olan lipoproteinin yüksek (high density lypoprotein = HDL) veya düşük (low density lypoprotein = LDL) yoğunlukta olması, insan sağlığı bakımından önemlidir. Kan kolesterolündeki yükseliş ile kalp-damar hastalıkları arasındaki ilişki araştırıldığında; kalp-damar rahatsızlıkları olanlarda çoğunlukla kandaki LDL ile taşınan kolesterolün yüksek olduğu gözlenmiştir. Oysa HDL’nin kanda yükselmesi durumunda kolesterol karaciğere taşınarak safra ve benzer ürünlere indirgenmekte ve böylece damar sertliği olasılığı azalmaktadır. Sonuç olarak sağlık açısından LDL düşük, HDL ise mümkün olduğunca yüksek olmalıdır.

Trans Yağlar:

Trans yağlar, sıvı bitki yağlarının hidrojenizasyonu ile oluşan yağlardır. Yağ ne kadar hidrojene ise oda sıcaklığında o kadar katı olacaktır. Trans yağlar en tehlikeli yağlardandır. Vücuttaki LDL (kötü kolesterol) düzeyini yükselttiği gibi HDL (iyi kolesterol) düzeyini de düşürür. Ayrıca kanser riskini (özellikle göğüs kanseri) arttırdığı düşünülmektedir. Kaçınılması gereken yağlardır.

YAG CINSI Doymus Yag Çoklu doymamis Linoleik yag Çoklu doymamis Alfa Linoleik Yag (Omega 3) Tekli Doymamis Yag
Zeytinyagi %15 %9 %1  
Ayçiçegi Yagi %12 %71 %1 %16
Misir Özü Yagi %13 %57 %1 %29
Kanola Yagi %7 %21 %11 %61
Soya Yagi %15 %54 %8 %23
Tereyagi %68 %3 %1 %28
Hindistancevizi %91 %2 - %7
Keten Yagi %9 - %73 (Omega 3 ve 6) % 18

Kanola Yağı: Kanada' da yetiştirilen Kanola bitkisinin tohumlarından elde edilen bitkisel bir yağdır. İnsanların besinlerle linoleic acid alması gerekir. Çünkü vücudumuz bunu sentez edemez. Lifli sebzelerde, fındıkta, tohumlarda, anne sütü, balık (tuna, karides, somon, sardalya, ringa balığı) ve tohumlardan yapılan yağlarda (kanola yağı) bulunur. Kanola bitkisinde bu yağ asitleri diğer yağlara oranla daha fazladır. Linoleic acid merkezi sinir sistemi, göz ve trombositler için gereklidir. Kolesterol seviyesini ve trigliserid seviyesini düşürür. Kan hücrelerinin akışkanlığını artırır. Bağışıklık sistemini güçlendirir. Dolayısıyla damar tıkanıklıklarının oluşmasını engeller. Çoklu doymamış yağları daha çok yedikçe en güçlü anti oksidan olan E vitamini ni alma imkanımız artar. Kanola yağı, ayçiçek yağı gibi yağlarda, yumurta, fındıkta bulunur. Daha az miktarda meyve, sebze, et ve balıkta bulunur. 2 çay kaşığı kanola yağında 1. 9 mg E vitamini bulunur ki bu da almamız gereken miktarın 1/5 idir.

Artic Yağ: Eskimolarda kalp hastalığı, damar hastalığı, artrit, romatizma, sedef hastalığı ve astımın nadir görülmesi, eskimoların kullandığı bir tür balık( Balaenoptera Acutorostrata )yağına dikkatleri çekmiştir. Bu yağ, doymamış yağ asitlerinden zengindir. Kanın akışkanlığını artırır ve inflamasyona neden olan tümör nekrotizan faktörün seviyesini düşürür. Günde 15 ml alınması kalp hastalıklarından korunma için yeterlidir.

Keten Yağı: LDL kolesterol ve trigliserid seviyesini düşüren Omega 3 yağ asidinin en çok bulunduğu bitkisel yağdır. Omega 3 ihtiyacı hamurişlerine keten tohumu ekleyerek, keten tohumu ile beslenen tavuklardan elde edilen yumurtalar yiyerek karşılanabilir. Keten yağı iltihaplanmayı engelleyerek eklem hastalıklarındaki şişme ve ağryı önler. Sedef gibi cilt hastalıklarının düzelmesinde de yararlıdır. Keten tohumu ve keten yağı preparatlarında ayrıca lifli elemanlar da bulunur. Bu lifli elemanlar, çoklu doymamış yağ asitleri ile birlikte hem kolesterol seviyesinin iyileşmesinde hem de bağışıklık sisteminin güçlenmesinde etkilidir. Keten tohumu ile beslenen deney hayvanlarında hormona bağlı kanser türlerinin (meme, rahim ve prostat) oluşmasının engellendiği gösterilmiştir. Bu olumlu etki, içerdiği fitoöstrojen (doğal bitkisel östrojen hormonu) sayesindedir.

KALBE YARARLI GIDALAR

• Elma, yulaf kepeği, kuru fasulye, bezelye

• Sarmısak

• Kalsiyum'dan zengin yiyecekler. Az yağlı süt-yoğurt-peynir, küçük kılçıklı balıklar, kuru fasulye, koyu yeşil yapraklı sebzeler, brokoli, badem.

• Magnezyum'dan zengin yiyecekler. Tüm yeşil yapraklı sebzeler, patates kabuğu, kuru üzüm, ekmek, badem, bezelye, kuru fasulye, sarmısak, yengeç.

• Potasyum'dan zengin yiyecekler. Patates, baklagiller, kuru meyveler, domates, taze meyveler ve sebzeler.

• C vitamininden zengin yiyecekler. Yeşil biber, maydonoz, turunçgiller, domates, karnabahar, brokoli, lahana, kivi, bezelye.

• Zeytin yağı, ayçiçek yağı, mısır yağı.

• Balık yağı, keten tohumu, ayçiçeği çekirdekleri, bal kabağı çekirdekleri.

• Tavuk - balık

• Etten fakir, sebzeden zengin beslenme.

• Liften zengin yiyecekler. Meyve ve sebzeler, yulaf, esmer pirinç, elenmemiş undan yapılmış makarna - ekmek

• Düzenli egzersiz.

KALBE ZARARLI GIDALAR

• Hayvansal kaynaklı yağlar ve bu yağlarla yapılmış yemekler

• Tere yağı

• Hindistan cevizi ve yağı

• Hidrojenasyon yöntemi ile yapılmış margarinler

• Kırmızı et

• Sakatat

• Karides

• Tuz

• Şeker

• Mayonez

• Tavuk derisi

• Konserve yiyecekler

• Kekler, kurabiyeler, bisküviler, börekler

• Sigara

• Alkol

• Kahve

• Stres

Metabolik sendrom ve obezite

Metabolik sendrom; hiperinsülinemi, şişmanlık ve kan kolesterol ve trigliserid düzeylerindeki artışın beraber görülmesine denir. Modern yaşamın nimetlerinden yararlandıkça hareketsizleşen, yanlış beslenen bireylerde metabolik sendrom görülme riski artmaktadır. İlk kez 1988 yılında tanımlanmıştır.

Metabolik sendrom, şeker hastalığını, kalp krizini ve felç olma ihtimalini yükseltmektedir. Bu sebeple metabolik sendromun teşhisi ve tedavisi çok önemlidir. İnsülin rezistansı yani vücudun insülin hormonunu salgılaması ama bu hormonu hücre içinde kullanamaması ile başlayan, bu sendrom vücutta en çok bel ve karın bölgesindeki yağlanma ile ortaya çıkmaktadır. Zamanla yüksek kan basıncına, düzensiz kan şekeri oranlarına, Trigliserit’in yükselmesine ve düşük HDL’ ye neden olabilir.

Tüm dünyada giderek daha fazla sayıda insanı etkileyen metabolik sendrom, her 5 kişiden birinde görülmektedir. Genelleme yapılırsa erkeklerin %24 ünde ve kadınların %23. 4 ünde bu sendroma rastlanmaktadır.

Metabolik sendromun hızla yaygınlaşmasında, sanayileşmiş modern toplum üyelerinin hareketsiz yaşam tarzını benimsemeleri, beslenme alışkanlıklarını değiştirmeleri sonucu kilo almaları ve sigara içmeleri gibi çevresel faktörlerin yanı sıra kalıtımla gelen bazı özellikler de rol oynamaktadır.

Metabolik sendrom İnsülin rezistansı adı verilen metabolik bir bozuklukla oluşmaya başlar. . Bazı insanlarda insüline karşı genetik bir bozukluk olabilir. Buna eklenen dış faktörler vücut yağının fazla olması ve hareketsizlik insülin rezistansı dediğimiz vücudun insüline cevap vermemesini hızlandırmaktadır. İnsülin rezistansı olan birçok insan şişmandır.

Metabolik Sendrom İçin Üçünün Bulunması Yeterlidir:

• Erkek için bel çevresinin en az 100 cm, kadın için de en az 87, 5 cm olması;

• Kanda trigliserid oranının en az 150 mg/dl olması;

• HDL seviyesinin erkeklerde 40 mg'dan, kadınlarda 50 mg'dan az olması;

• Kan basıncının en az 135/80, Açlık kan şekerinin en az 110 mg/dl olması

Metabolik sendromdan nasıl korunuruz?

1. Kilo verme: İnsanların %10-20 sinde insülin rezistansı vardır. Eğer fazla kiloluysanız %10-15 arasındaki kilo kaybı kan basıncı ve insülin direncini azaltacaktır.

2. Egzersiz: Egzersiz ayrıca önemli bir faktördür, aynı zamanda HDL düzeyini de artırmaktadır. Kan HDL düzeyinin artırılması için düzenli yürüyüş önerilebilir.

3. Sağlıklı Beslenme: Rafine edilmemiş tahıllardan ve basit şekerden kaçınmak, Beslenmemizde omega3-omega6 dengesini kurmak, şekerden ve doymuş yağlardan uzak durmak gereklidir.

4. Sigara ve Alkol : Hem kalp hastalığı riskini hem de insülin direncinin oluşumunu artırırlar. Alkolün fazla oranda alınması karaciğer yağlanmasına neden olur.

Omega 3 ve Omega 6 yağlarının ideal dengesi

Bu iki elzem yağ vücudumuzda rekabet halindedir. Omega 3, kanda akışkanlığı sağlayıcı etkiye sahipken Omega 6, kanın pıhtılaşmasına yardımcı olur. İdeal kan dolaşımı ve dolayısıyla vücudun ana fonksiyonlarının sağlıklı bir şekilde yerine getirilebilmesi için bu yağları dengeli bir şekilde tüketmemiz gerekir.

Sağlığımıza maksimum fayda sağlamaları için Dünya Sağlık Örgütü’nün öngördüğü oran 1 gr Omega 3 yağına karşılık, 5-10 gr Omega 6 yağıdır. Yani vücumuza giren her 1 gr Omega 3 için, en fazla 5-10 gr Omega 6 yağı almalıyız.

Bugün yapılan araştırmalar gösteriyor ki günümüz beslenme alışkanlıklarında maalesef bu yağları bu dengede alamıyoruz. Yediğimiz besinlerde daha çok Omega 6 olduğu için, bu oran bugün 1 gr Omega 3 yağına karşılık 15-20 gr Omega 6 olarak görünüyor. Yani bu iki yağın dengeli alımıyla gelen sayısız faydadan mahrum kalıyoruz.

Omega 3 ve Omega 6 hangi besinlerde bulunur?

Omega 3
Ceviz, fındık, soya fasulyesi, lahana, ıspanak, brokoli, marul, kanola bitkisi, soğuk su balıkları ve balıkyağında bulunur.

Omega 6
Ayçiçeği, mısır, soya ve tahıl ürünlerinde bulunur.

1. Düzenli kan dolaşımına yardımcı olur. Kanın akışkanlığına yardımcı olan Omega 3 ve kanın pıhtılaşmasını sağlayan Omega 6’nın 1/5-10 oranındaki dengeli alımı ideal kan dolaşımına katkıda bulunurken vücudun tüm fonksiyonlarını başarıyla gerçekleştirmesine zemin hazırlar. Bu dengede, damar kaslarının elastikiyetini fazlalaştırarak kanın rahat akmasını sağlar, oksijenin kan akışı içerisinde transferinin yapılmasına yardımcı olur.

2. Kalp hastalıkları riskinin azaltılmasına yardımcı olur. Kalp ve damar hastalıkları Batı toplumlarında önde gelen ölüm nedenidir ve istatistiklere göre gelişmiş ülkelerdeki tüm ani ölümlerin en az %50’sinden sorumludur.

Omega 3 ve Omega 6 yağlarının ideal dengede alımı kandaki kolesterol seviyesini düşürerek kalp sağlığını korur, kalp ve damar hastalıkları riskini azaltır. Sağladığı düzenli kan dolaşımı sayesinde kanda pıhtı oluşma ya da damarlarda kalp krizine yol açabilecek herhangi bir tıkanma riskini azaltır.

3. Enfeksiyonlara karşı güçlü bir savunma sisteminin kurulmasını sağlar. Omega 3 ve Omega 6 yağlarının ideal dengesi vücudun savunma sistemini güçlendirerek hastalıklarla daha kolay başa çıkmamızı sağlar. Bugüne kadar yapılan pek çok araştırmada enfeksiyondan kaynaklanan birçok hastalığın tedavi sürecinde Omega yağlarının ideal dengesiyle beslenen hastalarda hastalık seyrinin çok daha iyi olduğu ve iyileşmenin hızla gerçekleştiği saptanmıştır.

4. Gebelik döneminde ve sonrasında bebeklerin beyin ve sinir sisteminin gelişimine yardımcı olur. Gebelik öncesinde ve sonrasında annenin sağlıklı beslenmesi bebeğin gelişimi ve sağlığı açısından son derece önemlidir. Omega yağları, doğum öncesinde kan yoluyla doğumdan sonra da anne sütüyle beynin ve retinanın gelişiminde kullanılmak üzere bebeğe aktarılır. Beynin %60’ı yağdan oluşur. Ve beyin gelişmek için Omega 6 ailesinden arachidonic acid (AA), Omega 3 ailesinden ise Docosahexaenoic Acid (DHA)’e ihtiyaç duyar. Annenin besininde bulunan %0. 5 oranındaki DHA bile fetusun merkez sinir sisteminin normal gelişimini sağlar. Araştırmalar gebelik başından itibaren elzem yağ asitleri açısından yetersiz beslenmenin bebeğin beyin gelişimini olumsuz yönde etkilediğini göstermiştir.

5. Beyin fonksiyonlarında ve depresyonda etkilidir. Pek çok araştırma Omega 3 ve Omega 6’nın dengeli alımı ile kandaki serotoninin arasında bir bağlantı olduğunu gösteriyor. Bilindiği gibi serotonin mutluluk duygusu üzerinde etkili olan bir madde. Omega dengeli bir beslenme serotonini arttırarak psikoloji üzerinde olumlu etki yaratıyor. Beyin hücrelerinin fonksiyonlarını yerine getirme başarısı hücre zarının akışkanlığıyla ilgilidir. Omega yağlarının ideal dengede tüketimi tüm hücrelerde olduğu gibi beyin hücre zarının da akışkanlığını arttırır. Hücre zarının akışkanlığını yitirmesi beynin pek çok fonksiyonunun yanı sıra davranışlarının ve psikolojinin olumsuz yönde etkilenmesine neden olur. Omega 3 ve Omega 6 yağlarının ideal dengesi başta stres olmak üzere depresyon, öğrenim bozukluğu, dikkat eksikliği, şizofreni, kronik yorgunluk sendromu da dahil olmak üzere birçok psikolojik rahatsızlığa olumlu etki eder.

6. Kan şekeri seviyesinin kontrol altında tutulmasını sağlar. Son yıllarda yapılan bazı araştırmalar Omega 3 ve Omega 6 dengeli beslenmenin kan şekeri seviyesini kontrol altında tutmak amacıyla yapılan geleneksel düşük yağ rejimleri kadar başarılı olduğunu göstermiştir.

7. Kadınların adet ve menopoz döneminde yaşadıkları sorunların en aza indirilmesine yardımcı olur. Omega 3 ve Omega 6 yağları hormon düzenleyici etkileriyle adet döneminde yaşanan ruhsal gerginlik, aşırı duygusallık, sancı, hassasiyet gibi sorunların giderilmesine katkıda bulunuyor. Omega 3, adet öncesi sendromlar üzerinde etkili. Omega yağlarının ideal dengesi ayrıca 45 ile 55 yaşları arasında başlayan ve kadınları 6 ile 13 yıl arası etkileyen menopoz dönemi sorunlarının da azaltılmasına yardımcı oluyor.

8. Çok sayıda kadını orta yaş sonrası etkileyen kemik erimesi hastalığının tedavisine de katkıları vardır. Kemiklerin zayıflamasına, çabuk kırılmasına ve duruş bozukluklarına neden olan ve kalsiyum eksikliğinden meydana gelen kemik erimesi hastalığının tedavisinde de Omega 3 ve Omega 6 yağlarının olumlu etkileri bulunuyor. Omega 3 ve Omega 6 kalsiyumun vücutta absorbe edilmesini sağlayarak kemik şekillenmesi, yapılanması ve gelişmesi konusunda önemli rol oynuyor.

9. Sağlıklı ve pürüzsüz bir cilt ile canlı ve parlak saçlar Omega 3 ve Omega 6 dengesinin gözle görülebilir sonuçlarıdır. Sağlıklı ve güzel bir cilt için ne yenildiği ne sürüldüğünden daha büyük önem taşır. Yenilen besinler cilt açısından sürülen kremlerden ya da losyonlardan çok daha etkilidir. Cilt hücrelerinin vitaminlere ve minerallere ihtiyacı vardır. Yağlar da önemlidir, ancak doğru yağların tüketilmesi gerekir. Omega 3 ve Omega 6 dengeli beslenme cilt hücrelerini güçlü ve nemli tutar. Elzem yağlar cilt hücrelerini saran zarı güçlendirir. Cildin daha genç görünmesini sağlar, kırışıklıkları önler. Cilt üzerindeki yaraların enfeksiyon kapmasını engeller, çabuk iyileşmesine yardımcı olur. Elzem yağların eksikliği cildin kurumasına ve çabuk yaşlanmasına neden olur. Ayrıca Omega yağlarının ideal dengesiyle gelen düzenli kan dolaşımı sayesinde cilde daha fazla oksijen taşınır ve cilt beslenir. Omega 3 ve Omega 6 yağlarının ideal dengesi akne, siyah noktalar gibi cilt sorunlarının giderilmesinde de etkilidir.

LİPOPROTEİNLER

Lipoproteinlerin genel işlevi, suda çözünmeyen lipidlerin, çözünür lipid ve protein kompleksi şeklinde kanda taşınmaların sağlamaktır. Lipidler trigliserid, kolesterol esterleri serbest kolesterol ve fosfolipidleri içerir. Lipoproteinler ayrıca yağda eriyen vitaminler (A, D ve E), ilaçlar, bazı virüsler ve bazı antioksidan enzimleri gibi birçok maddeyi taşırlar.

Kolesterol ile protein birleşimine lipoprotein adı verilir. HDL, LDL, VLDL gibi çeşitleri vardır. LDL; düşük yoğunluklu lipoprotein olarak adlandırılır. LDL plazmada başlıca kolesterol taşıyıcı lipoproteindir; total plazma kolesterolünün yaklaşık % 70’i LDL’ dedir. LDL yaklaşık % 75 lipid (% 35 CE, % 10 serbest kolesterol, % 10 trigliserid ve % 20 fosfolipid) ve % 25 proteinden oluşur. Birçok diğer doku daha küçük miktarlarda LDL alırlar. Bütün hücreler kolesterol sentez edebilir. Bununla beraber, LDL birçok hücrede kolesterol kaynağı olarak kullanılır.

Buna karşın HDL yüksek yoğunluklu lipoprotein olarak adlandırılır. Yaklaşık % 50 lipid (% 25 fosfolipid, % 15 CE, %5 serbest kolesterol, % 5 trigliserid) ve % 50 proteinden oluşur. HDL lipidlerin lipoproteinler ve hücreler arasında dağılımını sağlar. Ters yönlü kolesterol transportu adı verilen bir olayda yer alırlar. HDL hücrelerden kolesterolü alır ve atılım için karaciğere veya kolesterole ihtiyacı olan hücrelere aktarır. Bu yüzden iyi kolesterol adıyla bilinir.

VLDL ise çok düşük yoğunluklu protein olarak adlandırılır. % 85-90 arasında lipid

(% 55trigliserid, % 20 kolesterol, 5 15 fosfolipid) ve % 10-15 protein içerir. . VLDL karaciğerde yapılır ve üretimi yağ asidi sağlanmasıyla uyarılır. Karaciğere artmış yağ asidi girişi yağlı diyetle veya çeşitli metabolik durumlarda (örn. Diabet) ya da açlıkta ikincil olarak yağ asitlerinin yağ dokusundan salınımına bağlı olarak ortaya çıkar. Trigliserid de kolesterol gibi kanda çözünen bir yağdır. Trigliseridler adipoz dokudaki depolanan yağ miktarıdır. Fazla karbonhidrat içeren özellikle de basit şeker alımı yüksek bir beslenme trigliserit düzeyini kanda yükseltir. Alkoliklerde, obezlerde, böbrek hastaları ve diabet hastalarında kan trigliserit düzeyi genelde yüksektir.

HOMOSİSTEİN

Homosistein, vücutta üretilen bir aminoasittir. Yani, kolesterol gibi kanda birikebilen ve özellikle kalp hastalığına yol açabilen bir tür proteinden oluşur. İnsan vücudunda doğal olarak belli bir miktar bulunur, çünkü vücudun gereksinim duyduğu maddelerden biridir. Ama sağlıksız beslenmeden kaynaklanan sebeplerle miktarı yükseldiğinde ciddi risk faktörü oluşturuyor. Kalp hastalığı riskini artırması açısından kolesterolden sonra gelmektedir. Beyin damarlarının tıkanması, depresyon, erken bunama, hamilelikte düşük yapmaya kadar pek çok soruna yol açan homosistein damar sertliği riskini de artırmaktadır.

Homosistein'ın anne karnındaki bebeğe zarar verdiği ve düşüklere zemin hazırladığı saptanmıştır. ABD'deki bazı araştırmalardaysa depresyonlu, Alzheimer'lı ve kanserli hastalarda yüksek Homosistein düzeyine rastlanmıştır. Kan Homosistein seviyesi yüksek olan anne adaylarında düşük yapma, erken doğum, bebeğin omurga kanalında açıklık oluşması nedeniyle sakatlık yaşaması, tansiyon yükselmesi, bebeğin rahimde yeterince kilo alamaması gibi sorunlar yaşanmaktadır.

Homosistein yüksekliği özellikle eti fazla tüketip, sebze yemeyenlerde görülmektedir. Yeterince folik asit, B6 ve B12 vitamini almayan kişilerde kan Homosistein seviyeleri yüksek çıkmaktadır. Bu vitaminler Homosistein'ın kandan uzaklaştırılmasında temel rol oynar. Homosistein yüksekliğinin diğer sebepleriyse; genetik kalıtım, yaş, aktivite azlığı, sigara, alkol, bazı ilaçlar (özellikle sara ilaçları), aşırı çay kahve tüketimi, böbrek hastalıklarıdır. Kandaki Homosistein'ın yükselmesinin herhangi bir belirtisi yoktur. Kadınlarda 9, erkeklerde 10 milimol/litre normal kabul edilen sınırlardır Homosistein miktarını düşürmek istiyorsanız B12, B6 ve folik asit içeren beslenme tarzına geçmelisiniz. B6 vitamini meyve, kırmızı et, balık, muz, fındık, fıstık ve sebzede; folik asit, karaciğer, meyve ve fındıkta bulunur. B12 vitamini ise, sebzelerde bulunmadığı için, vejetaryenler yeterli oranda B12 alamıyorlar bunun sonucu hiç et yemeyen vejetaryenlerde homosistein yüksekliği görülebilir. Hem Alzheimer riskinden korunmak hem de kalp krizini önlemek için B vitamini takviyesi homosisteini düşürmek için yararlı olmaktadır.

Keten mavi çiçekli ve bir yıllık bir kültür bitkisidir. Keten, Mısırlılar’ dan beri tarımı yapılan ve çok değişik amaçlarla kullanılan bir bitkidir. Tohumları; 4-6 mm uzunlukta, yumurta biçiminde, yassı, parlak, kırmızımtırak esmer renkli, kokusuz ve yağlı lezzetlidir. Keten tohumu; Alfa Linolenik Asit (ALA: Omega-3), Linoleik Asit (LA: Omega-6) ve Oleik Asit (OA: Omega-9), lignan (SDG), müsilaj ve A vitamini (Beta-karoten) içermektedir.

Keten tohumunun içerdiği bu yağ asitleri (omega 3-6-9); vücut sıcaklığının korunması, sinir kılıflarının yapılması, dokuların korunması ve enerji üretimi için hayati önem taşır

Çeşitli bilimsel araştırmalar göstermiştir ki; omega-3 yağ kaynaklarının tüketimi koroner kalp hastalıklardan ölüm riskini büyük ölçüde azaltmaktadır. Keten tohumu omega-3 serisi temel yağ asitlerinden ALA’ nın (Alpha Linolenic Acid) en önemli kaynaklarındandır. Yağ asitleri kötü kolesterolü (LDL) ve kandaki trigliseridleri düşürmeye yardımcı olmaktadır, Aynı zamanda kalp krizine veya tromboz’ a neden olabilen damarlardaki pıhtılaşmayı önlemeye de yardım etmektedir. Keten tohumu yağı; menopoz ile ilgili bazı semptomlara ve PMS’ e iyi gelmektedir. İçeriğindeki iltihap giderici ajanlar romatoid artrit, sedef, allerjilerde iyileştirici güce sahiptirler. Keten tohumu yağı; kalp hastalıklarına karşı koruyucu, yüksek kolesterol, trigliserid ve tansiyonu düşürücü etkiye sahiptir. Homosistein’ lerin kandaki seviyesini düşürür Vücut geliştiricilerin dayanıklılığını arttırır ve doğal antioksidandır, kronik kabızlığa karşı da kullanılır. Çok etkili müshil ilaçlarının sürekli kullanımda bağırsak mukozasını tahriş ettiği ve organizma için gerekli olan minerallerin azalmasına yol açtığı bilinmektedir. Halbuki keten tohumu kullanımında bu tür yan etkiler söz konusu değildir. Mide mukozası iltihabı ve ülseratif kolitlerde faydalıdır. İçeriğindeki lignan (SDG) anti-kanser özellikli bir madde olup; öncelikle göğüs, kolon (kalın bağırsak) ve prostat kanserine karşı koruyucu, kanserli hücrelerin büyüme hızını yavaşlatıcı ve bağışıklık sistemini güçlendiricidir.

Keten tohumunun yararları

• Mide-bağırsak sorunlarına karşı iyi gelir

• Bağırsakları yumuşatır, kabızlığa karşı iyi gelir

• Kemikleri güçlendirir. Özellikle menopoz döneminde yararlı

• Bağışıklık sistemini güçlendirir

• Menopoza bağlı şikâyetleri hafifletir

• Kalp-damar hastalıklarından korur

• Kolesterol, şeker seviyesini dengeler

• Yüksek tansiyonu düşürür

• Romatizmal hastalıkları önler

• Sinir sistemini güçlendirir

• Hafızayı güçlendirir

• Konsantrasyon bozukluğuna karşı iyi gelir

• Yaşlanmaya bağlı dikkat dağınıklığına karşı iyi gelir

• Egzama ve sedef hastalıklarında kullanılır

• Solunum yolu hastalıklarında olumlu etki yapar

Ceviz

Anavatanı Kuzey Hindistan ve Kafkasya yöreleridir. Avrupa'ya Yunanlılar tarafından getirildiği sanılıyor. Tanınmasını ve tüm Avrupa'ya yaygınlaşmasını ise Romalılar'a borçluyuz.

Sert kabuğunun içinde iki parçadan oluşan cevizi eski insanlar beyine benzetir ve baş ağrılarına iyi geldiğine inanırlarmış. Ceviz ağacı bereketin, cevizin kalın bir kabuk altında gizlenen meyvası da gizemin sembolü sayılagelmiştir. Günümüzde de çok sevilerek yenen ceviz güçlü bir enerji kaynağı, lezzetli bir besindir.

Ceviz sütlü ve gevrek tadının yanı sıra iyi bir enerji kaynağı olmasının yanında, sağlık için de çok yararlıdır. Cevizi diğer meyvelerden ayıran en önemli özellik ise çok az su ve şeker içermesidir. Buna karşın protein açısından çok zengin olan cevizde yağ oranı da oldukça yüksektir. Cevizde kolesterol bulunmaz. . Ayrıca eşsiz bir mineral kaynağıdır: Kalsiyum, fosfor, potasyum, magnezyum, bakır, çinko ve demir gibi mineraller bolca bulunur.

Ceviz, C vitamini, B1, B6 ve E vitaminleri bakımından da zengin besinlerdendir. 100 gr ceviz 670 kalori verir. Bu nedenle vejeteryan mutfak içinde de saygın bir yeri vardır. . Posasının çokluğu nedeniyle bağırsakların iyi çalışmasını sağlar. Yüksek oranda B vitamini içerdiği için sinir sistemini onarır. Yorgunlara ve nekahat döneminde olanlara önerilir. Çünkü beden karbonhidratları enerjiye çevirmek için B vitamini kullanır. Ceviz, çok az şeker içerdiğinden şeker hastalarının rejiminde de yer alır.

Ceviz kolesterolü düşürdüğü ve kalp sağlığı açısından da yararlı olabileceği klinik araştırmalarla saptanmış durumda. Barcelona Hastanesi ve California'daki Loma Linda Üniversitesi tarafından yapılan bir çalışma, cevizin kalp sağlığını koruduğunu gösterdi.

Ceviz hem taze hem de kuru tüketilebilen bir meyvedir. Tek başına yenilebileceği gibi, değişik pasta ve tatlılarda, ayrıca bazı yöresel yemeklerde (Çerkez tavuğu, içli köfte gibi) de lezzet verici bir katkı malzemesi olarak da kullanılabilir. Ceviz kuru olarak tüketilecekse, ya vakumlu ambalajlarda saklanmış olanlar seçilmeli, ya da kabuklu olanlar alınıp, kullanılacağı zaman ayıklanmalıdır. Kabuğu kırılarak bekletilen cevizin içindeki yağ asitleri okside olarak acı bir lezzet verebilir. Ayrıca ceviz serin ve kuru bir yerde uzun zaman bekletmek de mümkündür.

Doymamış yağ asitleri açısından zengin bir gıda olan cevizin, doymuş yağların zararlı etkilerini elimine edici özelliği de saptanmıştır. Enerji verici özelliği olan cevizi özellikle okula giden çocukların yemeleri önerilir. Anadolu'da "koz" olarak da adlandırılan cevizin, üzüm, incir, dut gibi kurutulmuş meyvelerle çok sık tüketilir. Bu çok yararlı bir alışkanlıktır. Cevizin sabah kahvaltısından ara öğünlere kadar her zaman yenilebileceğini de eklemeliyiz.

KAN VE KOLESTEROL DÜZEYLERİNİ ETKİLEYEN RİSK FAKTÖRLERİ

Genler: Kalıtım kolesterol seviyeleri üzerinde önemli bir etkendir. Araştırmacılar aile ile ilişkili hypercholesterolemia ve diğer ailevi kolesterol bozukluklarından dolayı tüm dünya da her yıl 10 milyon orta yaşlı insanın öldüğüne inanmaktadırlar. Bazı kişiler Karaciğerde LDL alıcılarının eksikliği ile doğarlar. Bu yüzden karaciğerin filtre kapasitesi sınırlıdır. Başka karaciğer bozuklukları da kolesterol seviyelerini etkilerler. Tiroid hastalıkları, diabet gibi bazı genetik faktörlerde kolesterol seviyelerini arttırıcı etki gösterebilirler. Bu sebeple ailenin tıbbi öyküsünün bilinmesi önemlidir. Ailede erken yaşlarda geçirilmiş kalp krizi veya kalp krizine bağlı ölüm öyuküsü varsa koroner arter hastalığı veya yüksek kolesterol riski ailevi olarak artmaktadır.

Yağlı Yiyecekler: Eğer yağlı yiyecekleri çok fazla tüketiyorsanız kanınızdaki LDL seviyeleri yükselecektir. Kolesterol et, peynir gibi hayvansal gıdalarda ve hazır gıdalarda çokça bulunur. Bunları tükettiğinizde vücudunuz daha çok sature yağ ve kolesterol emer.

Hareketsiz yaşam tarzı: Diyet kadar önemli bir risk aktörüdür. İstatistikler fiziksel aktivite ile kolesterol düzeyleri arasında direk ilişki olduğunu göstermektedir. fiziksel aktivitesi az olan kişilerde HDL düşük, LDL yüksektir ve koroner arterlerde plaklar oluşmaktadır.

Aşırı Kilo: Ciddi derecede şişman kişilerin kanlarında kolesterol ve trigliserid miktarları oldukça yüksektir. amerikan Kalp Birliği aşırı şişmanlığı kalp-damar hastalıkları açısından büyük risk faktör olarak kabul etmektedir. Çünkü aşırı şişman kişiler hareketsizdirler ve beslenme alışkanlıklarında yağlı yiyeceklerin payı çok yüksektir. Bu da arterler de plaklar oluşumunu hemen hemen garantilemektedir.

Sigara: Sigara içenler yüksek kolesterol seviyeleri açısından risk grubundadırlar. Sigara içenlerin arterlerinin iç duvarlarının yüzeylerinde düzensizlikler oluşur ve bu düzensiz yüzey daha çok yağ tutulumuna sebep olur. Sigara içenlerde HDL miktarları yaklaşık olarak %15 azalmaktadır. Genellikle hareketsiz yaşantı tarzına eğilimlidirler. Düşük HDL düzeyleri ile tütünün toksik etkileri bir araya geldiğinde kalp krizi riskinin arttığı görülmektedir.

Aşırı Alkol Tüketimi: Ilımlı miktarlarda tüketilen alkolün(özellikle günde bir-iki bardak kırmızı şarabın) yararı, aşırı miktarlarda tüketilen alkolun ise karaciğere zararı ve kolesterol ve trigliserid düzeylerini yükseltici etkisi vardır.

Yaşlanma: Yaşla beraber genellikle kolesterol düzeylerinde de artış görülür. 45yaş ve daha üstündeki erkekler, 55 yaş ve daha üstündeki bayanlar her yıl kolesterol seviyelerini ölçtürmelidirler. Ayrıca sigara ve hareketsizlik gibi diğer risk faktörlerden mümkün olduğunca uzak durmalıdırlar.

Cinsiyet: Erkeklerde 45 yaş ve üzerinde yüksek LDL düzeyleri görülme sıklığı artar. Kadınlarda ise menapozu izleyen dönemlerde kolesterol seviyesinde belirgin artış görülür. Ancak hormon replasman tedavisi yapılan kadınlarda kolesterol düzeyleri azalmaktadır. Uzun Süreli Hastalıklar. Kronik hastalıklar yüksek kolesterole neden olabilirler. Çalışmalar diabet, böbrek hastalıkları, karaciğer hastalıkları ve hipotiroidizm'in kandaki lipoprotein dengesini değiştirdiğini ve kardiyıovasküler hastalık riskini arttırdığını göstermiştir. Yüksek kan basıncı (Hipertansiyon). Damar yapılarında değişiklikler oluşmuştur ve risk artmıştır. Bazı tansiyon ilaçları LDL ve Trigliseridleri arttırıp HDL yi düşürebilir. Kontrollere önem vermek gereklidir.

Stres: Stres ve yüksek kolesterol düzeyleri arasındaki ilişki henüz kanıtlanmış değildir. Ancak bazı araştırmacılar stres altındaki insanların kendilerini daha çok yiyerek veya alkol ve tütün tüketimini arttırarak teselli ettiklerini, bunun da kolesterol düzeylerini olumsuz etkilediğini savunmaktadırlar.

E-Bültenimize Abone Olun
Top